İlk an… Kadın, bunu ilk fark ettiğinde bir tartışmanın ortasında değildi. Sesler yükselmiyordu, kapılar çarpılmamıştı. Sadece oturuyordu. Karşısındaki konuşurken, kendi sesinin içinden çekildiğini hissetti. Sözcükler duyuluyor ama bir yere temas etmiyordu. Göğsünde hafif bir sıkışma vardı; nefesi kısalmıştı. O an, kendisiyle arasına görünmez bir mesafe girdiğini fark etti. Ne zamandır böyle olduğunu bilmiyordu.
Birine yaklaşırken, kendinden uzaklaşmak tuhaf bir hâldi. Sevgi sandığı şeyin içinde, kendi ritmini kaybetmişti. Başkasının hızına ayak uydururken, kendi adımlarını unutmuştu.
Kaybolan sesiydi…Günler geçtikçe bu hâl belirginleşti. Yan yana olduklarında, bedeni geriliyordu. Düşünmeden verdiği tepkiler çoğalmıştı. İçinden gelenle söylediği şeyler birbirini tutmuyordu. Bazen gülümsüyor, bazen susuyor, bazen de hiç hissetmediği duygularla cevap veriyordu. Sonra yalnız kaldığında, içi boşalmış gibi hissediyordu.
Bir akşam, aynaya baktığında yüzü tanıdıktı ama bakışları değildi. Orada duran beden ona aitti; ama içinde dolaşan titreşim başkasına ayarlanmış gibiydi. Kendisini korumak için değil, ilişkiyi sürdürmek için şekil değiştirdiğini o an gördü.
Yavaşladı… Bu bir kırılma değildi. Daha çok fark edilmeden gerçekleşen bir kaymaydı. Bir rahatsızlığı dile getirmemekle başlamıştı. Sonra “önemli değil”ler çoğalmıştı. Oysa önemliydi. Beden biliyordu. Nefes biliyordu. Ama o, bileni susturmuştu. Uyum dediği şey, karşılıklı bir akış olmaktan çıkmıştı. Bir taraf ayarlanıyor, diğer taraf sabit kalıyordu. Bu ayar, zamanla dağılmaya dönüşüyordu.
Durulan yere dokundu… Bir gün, yalnızken yürüdü. Ne düşündüğünü hatırlamıyordu. Ama adımlarının yavaşladığını, omuzlarının indiğini fark etti. Nefesi derinleşti. İçinde, uzun süredir sessiz kalmış bir alan kıpırdandı. Bu bir karar değildi. Bir güçlenme anı da değildi. Sadece kendini terk etmemeyi hatırladığı bir andı. O andan sonra her şey değişmedi. Hayat aynıydı. İlişki sürüyordu. Ama kadın artık bir şeyi yapmamaya başladı: Kendini bastırmamaya.
Kendi ritminde ilerlerken… Bir söz ona ağır geldiğinde bunu fark etti. Bir bakış uyumsuz olduğunda bedeniyle hissetti. Ve bunları yok saymadı. Duvar örmedi, sertleşmedi. Aksine daha geçirgen oldu. Ama bu geçirgenliğin içinde bir merkez vardı. Yakınlaşırken de, geri çekilirken de aynı ritmi duyabiliyordu. Sevilmek için şekil değiştirmediğinde, içindeki dağılma duruyordu.
Zamanla şunu gördü: Aynı frekansta olmak gerekmezdi. Farklı titreşimler yan yana durabilirdi. Ama bunun için herkesin kendi sesini duyabiliyor olması gerekiyordu. Aksi hâlde biri hep ayarlanır, diğeri sabit kalırdı. Ve bu, ilişki değil; sessiz bir çözülme olurdu. Artık bunu bedeninde ayırt edebiliyordu.
Geride kalan fark etti… Bir akşam yine durdu. Ne düşündü ne analiz etti. İçinde bir alan vardı; ne huzurlu, ne huzursuz. Ama gerçekti. Kendisine ait bir yerdi. Orada dağılıp toparlanmıyordu. Olduğu gibi duruyordu. Ve anladı: Dağılma, bir zayıflık değildi. Kendi ritminden uzaklaşmanın işaretiydi. Ne zaman kendini unutsa, bu hâl geri geliyordu. Ne zaman durabilse, dağılma çözülüyordu.