Akademisyen olduğunu söylemek kolaydı. Unvanı vardı, odası vardı, kitaplarla çevrili bir hayatı vardı. Ama zihninin içinde yaşadığı yer, hiçbir fakülte binasına benzemiyordu. Orası zamanın akmadığı, sadece biriktiği bir alandı. Geçmiş, geçmiş olarak durmuyordu. Her sabah onunla birlikte uyanıyor, her cümlesinin arasına sızıyordu. Bir bakış hâlâ bakıyor, bir ses hâlâ konuşuyor, çoktan kapanmış olması gereken bir kapı zihninde aralık kalıyordu.
Ders anlatırken bile bazen bir kelimede takılıp kalırdı. O kelime ona başka bir günü, başka bir odayı, başka bir yüzü hatırlatırdı. Öğrenciler not alırken, o zihninde eski bir ana cevap verirdi. Kimse fark etmezdi. Zihin bunu ustaca yapardı. Geçmişi şimdi gibi sunar, insanı yaşamadığı bir ânın içinde yaşatırdı. Ve akademisyen, bunu düşünsel derinlik sanırdı bir zamanlar. Oysa bu, zihnin sakladığı şeylerin sessiz hâkimiyetiydi.
Zamanla fark etti ki, yeni olan hiçbir şey gerçekten yeni değildi. Okuduğu her metni eskisiyle karşılaştırıyor, tanıştığı her insanı daha önce tanıdıklarına benzetiyordu. Alışkanlık dediği şey, tekrar eden görüntülerin güvenli ama dar alanıydı. Vazgeçemediği şeyler insanlar değildi, onlarla kurduğu bağlar, o bağların etrafında ördüğü “ben” algısıydı.
“Ben buyum” dediği yerde, aslında çoktan donmuş bir görüntünün gölgesi vardı. Kimliğini savunurken yoruluyor, nefes almakta zorlanıyordu. Çünkü savunduğu şey canlı değildi. Geçmiş, bugünün yerine geçmişti. Yaşanmadığı hâlde yaşanıyormuş gibi taşınan anılar, onu yavaş yavaş daraltıyordu. Ve o, bunu sorumluluk, sadakat ya da derinlik sanıyordu.
Vazgeçememek…
Vazgeçememek bir anda gelmedi. Omuzlarına sessizce çöktü. Bir alışkanlık gibi yerleşti bedenine, fark edilmeden. Akademisyen bunu “istikrar” sandı. Oysa her tutunduğu şey, ellerini biraz daha dolduruyor, içeriye açılacak kapıları kapatıyordu. Eli dolu olan biri, kapıyı aralayamazdı.
Bazen gece ofiste tek başına kalırdı. Raflardaki kitaplara bakar, bir cümleye uzanır ama okuyamazdı. Çünkü zihni hep doluydu. Bırakmayı unutmuştu. Sıkı sıkı tuttuğu şeyin onu boğduğunu fark edemiyordu. Çünkü o şey artık onun bir parçası sanılıyordu. Vazgeçemedikleri büyüdükçe, kendisi küçülüyordu. Sustukça, zihni daha çok konuşuyordu.
Bir gün, ne bir krizle ne büyük bir kırılmayla, sadece yorularak durdu. Zihni yine konuşuyordu ama bu kez cevap vermedi. İlk kez bir görüntüyü takip etmedi. Bir anıyı tamamlamadı. Bir cümleyi içinden tekrar etmedi. O boşlukta bir şey oldu. Zihin, görüntülerle değil, sessizlikle berraklaşıyordu.
Anladı ki bırakmak, unutmak değildi. Bırakmak, geçmişin bugünü zehirlemesine izin vermemekti. Hatırladıklarını yaşamaya devam etmemekti. En büyük cesaret bazen yüzleşmekte değil, devam etmemekteydi. Akademisyen, ilk kez kendine bu izni verdi.
Özgürlük, sandığı gibi büyük bir karar olmadı. Bir istifa, bir kopuş, bir meydan okuma değildi. Küçücük bir andı. İçinden fısıldadığı bir “yeter.” Bakışını başka yere çevirdiği bir saniye. Kendine yeniden dokunabildiği bir an.
O gün akademisyen hâlâ akademisyendi. Hayatı dışarıdan bakıldığında değişmemişti. Ama içerde bir şey çözülmüştü. Zihin hâlâ hatırlıyordu, ama artık hükmetmiyordu. Ve ilk kez, geçmiş bugünden çekilmişti. Sessizlik yer açmıştı. Ve o alan, gerçekten yaşanabilir bir yerdi.