İnsan, var olduğu günden beri kendisini anlamaya çalışıyor. Önce doğaya baktı, sonra gökyüzüne, en sonunda da kendi zihnine yöneldi.
Din insanı kendi diliyle anlamaya çalıştı, felsefe başka bir kapı açtı, modern psikoloji ise zihni ve davranışları bilimsel yöntemlerle incelemeyi seçti. Bugün psikoloji, insanın duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını anlamada önemli bir bilgi birikimine sahip. Buna rağmen insanın temel çatışmaları ortadan kalkmış değil. Kaygı, korku, öfke, yalnızlık, kıskançlık, mutsuzluk ve bitmeyen arayış bütün ağırlığıyla devam ediyor.
Bu durum ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Acaba psikoloji yanlış cevaplar mı veriyor, yoksa henüz en temel soruyu mu sormadı?
Benim üzerinde durmak istediğim nokta tam da budur. Psikolojinin ulaştığı bilgileri yok saymak değil, onları daha temel bir soruyla yeniden düşünmektir. Çünkü bazen bir bilimin gelişmesini sağlayan şey yeni cevaplar değil, daha önce hiç sorulmamış bir sorudur.
Psikolojik Hafızanın Sessiz Egemenliği
Hafızayı doğru okumak gerekir. Çünkü hafıza tek bir yapı değildir. Yaşamı mümkün kılan olgusal hafıza ile insanın psikolojik yükünü taşıyan hafıza aynı şey değildir. Olgusal hafıza öğrenmeyi, üretmeyi ve yaşamı sürdürmeyi sağlar, bunda herhangi bir sorun yoktur. Sorun, hafızanın psikolojik alanda benliği oluşturmaya başlamasıyla ortaya çıkar. İnsan kendisini yaşadığı deneyimler, biriktirdiği anılar, aldığı övgüler, taşıdığı kırgınlıklar ve geçmişi üzerinden tanımladığında, benlik dediğimiz psikolojik yapı oluşur. İşte benlik, yaşamdaki doğal farklılıkları olduğu gibi göremez, onları kendisi için bir karşıtlığa dönüştürür. Çatışmanın kaynağı da tam burada yatar. Çünkü çatışmayı üreten farklılık değil, benliğin farklılığı psikolojik karşıtlığa çeviren hareketidir. Belki de psikolojinin bütün dikkatini yöneltmesi gereken yer, tam da bu hareketin kendisidir.
Psikoloji zihinsel süreçleri inceler. Bu doğrudur. Fakat burada durup şu soruyu sormamız gerekir: İncelediğimiz zihin gerçekten doğal işleyişindeki zihin midir, yoksa yönünü çoktan değiştirmiş bir zihin mi? Bu sorunun cevabı sanıldığından daha önemlidir.
Önce hafızaya bakalım. Hafıza olmadan yaşam mümkün değildir. Konuşmayı öğrenmek, yürümek, yazı yazmak, bir müzik aleti çalmak, araba kullanmak, bir ev inşa etmek ya da bir meslek edinmek hafızanın ürünüdür. Bunlar olgusal bilgidir. Yaşamı mümkün kılan bilgi budur. Böyle bir hafıza insan için vazgeçilmezdir. Fakat hafızanın bunun dışında ikinci bir alanı daha vardır. Bu alan yaşamak için gerekli bilgiyi değil, yaşanmış deneyimlerin psikolojik izlerini taşır. Bir övgü, bir hakaret, bir ayrılık, bir başarı, bir başarısızlık ya da çocuklukta söylenmiş tek bir cümle… Olay çoktan bitmiştir. Yaşam açısından tamamlanmıştır. Fakat zihin onu bitirmez. Saklar, tekrar eder, yorumlar ve sonunda onun etrafında bir benlik oluşturmaya başlar.
Bunu basit bir örnekle düşünelim. Hayatınızın en güzel yemeğini yediniz. O an yaşandı ve bitti. Ertesi gün aynı yemeği yeniden yemek istemeniz doğaldır. Ama size, “Dünkü yemeği geri çıkarıp yeniden yer misiniz?” diye sorulsa bunu anlamsız bulursunuz. Çünkü yaşam ileriye doğru akar, geriye dönen artık yaşam değildir. Ne var ki zihin psikolojik alanda tam da bunu yapar. Bitmiş bir mutluluğu tekrar tekrar yaşamak ister, bitmiş bir acıyı yeniden üretir, yıllar önce söylenmiş bir sözü bugün hâlâ taşır. Deneyim sona ermiştir ama zihin onu yaşamaya devam eder.
Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar. Sorun hafızanın varlığı değildir. Sorun, psikolojik hafızanın insanın kimliğine dönüşmesidir.
Yaşam her an yenidir. Fakat zihin yeni olanı eski olanın bilgisiyle karşılar. Dinlemeden cevap verir, görmeden yorumlar, tanımadan hüküm verir. Böylece insan yaşamla değil, yaşam hakkında taşıdığı psikolojik bilgilerle ilişki kurmaya başlar. Bana göre zihnin yön değiştirmesi tam da burada gerçekleşir.
Farklılıktan Çatışmaya
Dikkatle bakıldığında zihnin ikinci büyük hareketi de burada ortaya çıkar. Yaşamın temelinde karşıtlık değil, farklılık vardır. Varoluş, birbirini yok etmeye çalışan güçlerin değil, birbirini tamamlayan farklılıkların birlikteliği ile gelişir. Farklılık, oluşumun temel ilkesidir.
İnsan zihni ise farklılığı olduğu gibi görmekte zorlanır. Farklı olanı anlamaya çalışmak yerine onu kendisine karşı konumlandırır. Bir düşünce başka bir düşüncenin karşıtı olur. Bir inanç başka bir inancın tehdidine dönüşür. Bir insan diğerinin rakibi hâline gelir. Böylece yaşamın doğal farklılıkları, zihnin içinde psikolojik karşıtlıklara dönüşür.
Oysa çatışma farklılıktan doğmaz. Çatışma, farklılığı karşıtlığa dönüştüren zihinden doğar.
Bu yalnızca bireyin içinde yaşanan bir süreç değildir. İnsan nasıl düşünüyorsa, kurduğu dünya da öyle şekillenir. Aileler, eğitim sistemleri, kurumlar, ideolojiler ve toplumlar bu zihnin ürünüdür. Ardından bu yapılar dönüp aynı zihni yeniden üretir. İnsan kendi oluşturduğu dünyanın içinde yaşamaya başlar ve zamanla onu tek gerçeklik sanır.
Belki de bu yüzden başlangıçlar insana iyi gelir. Yeni bir dostluk, yeni bir ilişki, yeni bir iş, yeni bir yolculuk ya da yeni bir fikir… Hepsinde canlılık vardır. Çünkü zihin henüz geçmişin bütün yükünü o deneyimin üzerine yığmamıştır. Fakat zaman geçtikçe beklentiler oluşur, sahiplenmeler başlar, korkular büyür ve geçmiş bugünün önüne geçer. İnsan artık karşısındaki kişiyi değil, onun zihninde oluşturduğu görüntüyü görmeye başlar. İlişki devam ediyor olabilir ama karşılaşma sona ermiştir.
Modern psikoloji büyük ölçüde bu süreçten sonra ortaya çıkan belirtileri inceler. Kaygıyı, depresyonu, öfkeyi, travmayı, bağımlılığı ve başka pek çok ruhsal sorunu anlamaya çalışır. Bu çalışmaların değeri elbette inkâr edilemez. Ancak yine de şu soru bütün ağırlığıyla ortada durmaktadır:
Zihin neden psikolojik hafızaya tutunuyor? Neden kendisini geçmişte biriktirdikleriyle var ediyor? Neden farklılığı karşıtlığa dönüştürüyor? Ve zihin neden kaçıyor?
Eğer bu sorular cevapsız kalırsa, belirtileri ne kadar ayrıntılı incelersek inceleyelim, onları üreten temel hareketi gözden kaçırmış olmaz mıyız?
Bu yazının amacı psikolojiyi reddetmek değildir. Tam tersine, psikolojinin önüne daha temel bir soru koymaktır. Çünkü insanın temel problemi yalnızca kaygı, öfke ya da mutsuzluk olmayabilir. Bunlar, zihnin daha derindeki bir hareketinin görünen yüzü olabilir. Belki de psikolojinin gerçekten cevaplaması gereken soru şudur: İnsan, olgusal bilgiyi kullanırken psikolojik hafızanın yükünü taşımadan yaşayabilir mi?
Bu soru geçmişi silmeyi önermez. Geçmişe karşı çıkmayı da önermez. Çünkü olgusal bilgi yaşam için vazgeçilmezdir. Sorulan şey çok daha derindir: İnsan, geçmişi yalnızca gerektiği yerde bilgi olarak kullanıp, onun bugünü biçimlendirmesine son verebilir mi? Eğer bu mümkünse, insanın en büyük dönüşümü dış dünyayı değiştirmekle değil, zihnin kendi hareketini hiçbir aracı olmadan görebilmesiyle başlayacaktır.
Ve belki de psikolojinin kaçırdığı soru tam olarak budur.