Diyarbakır'ın bir sevda olduğu konusunda yalnızca biz Diyarbakırlılar değil, bu kadim şehri tanıyan hemen herkes hemfikirdir. Ancak sevda, sadece güzel sözler söylemekle değil; sevdiğini korumakla, ona sahip çıkmakla ve gelecek kuşaklara aynı güzellikte emanet edebilmekle anlam kazanır.
Bu şehir, binlerce yıllık tarihiyle, farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan kültürüyle, eşsiz gastronomisiyle, görkemli surlarıyla, direnişçi ruhuyla ve insanın içine işleyen huzuruyla anlatılır. Adına şiirler yazılır, türkülere konu olur, hasretle anılır. Çünkü Diyarbakır, sadece bir şehir değil, yaşayan bir hafızadır aynı zamanda.
Fakat ne yazık ki en büyük zararı çoğu zaman dışarıdan ve başkaları değil, kendi ellerimizle veriyoruz. Bir anlık dikkatsizlikle yere attığımız çöp, tarihi bir duvara kazıdığımız isim, surlara yazdığımız anlamsız sloganlar ve hoyratça yapılan her davranış, bu kadim mirastan koparılan bir parçadır. Surlara yazılan her yazı, yalnızca bir taşın değil, binlerce yıllık tarihin de yaralanması demektir.
Unutmamalıyız ki tarih, bize ait olduğu kadar bizden sonrakilere de aittir. Biz, atalarımızın emanetçisiyiz, buraların sahibi değiliz. Emanete ihanet etmek ise onu korumamak, göz göre göre yıpranmasına sessiz kalmaktır.
Diyarbakır'ı sevmek büyük sözler söylemekle ölçülmez. Yere atılan bir çöpü kaldırmak, tarihi yapılara zarar verenleri nazikçe uyarmak, yeşili korumak, betonlaşmaya karşı durmak ve en önemlisi surlara, camilere, kiliselere, hanlara, sokaklara ve bu şehrin bütün kültürel mirasına saygıyla yaklaşmak gerçek sevginin göstergesidir.
Bugün çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras, temiz, korunmuş ve kimliğini kaybetmemiş bir Diyarbakır'dır. Eğer biz korumazsak, yarın bize ‘bu emanete neden sahip çıkmadınız’ diye soracaklar.
Övündüğümüz ve bundan keyif aldığımız tarihi taş ve duvarlarımıza, surlarımıza yazdığımız saçma sapan yazılara hemen hepimiz denk gelmişizdir çoğu zaman. Ve her defasında da en azından ‘yazıktır yahu’ diye minik bir tepkide de bulunmuşuzdur. Ama yeterli değil.
Gerçekten yazık. Gerçekten tarihi taşlarımıza ve surlarımıza kazılan her çizik ve yazılan her yazı aslında ruhumuza değmiş gibi olmalıyız.
Acımalı içimiz, gözyaşlarımız sel olup akmalı sokaklarında Diyarbakır’ın. Ve bir direniş kalesi gibi durmalıyız bu pervasızlığa karşı.
Gelin, bu kadim şehri sözle değil, davranışlarımızla sevelim. Surlarımıza kalem değil saygı değsin. Taşlarına isimlerimizi değil, vicdanımızı bırakalım. Çünkü Diyarbakır bize miras kalmadı; onu gelecek nesillerden ödünç aldık. Ve onu, aldığımızdan daha güzel bir şekilde teslim etmek hepimizin ortak sorumluluğudur.
Lütfen, kelam ve kalemlerinizi, boya ve fırçalarınızı, şiir ve sloganlarınızı, doğum tarihi ve sevdiklerinizin isimlerini çekin tarihi yapılarımızın ve surlarımızın üzerinden.
Gidin başka yerde oynayın lütfen…