Bazı insanların hayatını anlatmak zordur. Çünkü onların hikâyesi birkaç tarih, birkaç görev ve birkaç cümleye sığmaz. Doğdukları toprakların acısını, yaşadıkları dönemin karanlığını, sevdiklerinden ayrı geçen yılları ve memleket hasretini de beraberlerinde taşırlar. Mehdi Zana'nın hikâyesi de böyle bir hikâyedir.

Bir terzi dükkânında başlayan, Diyarbakır Belediye Başkanlığı'na uzanan; oradan cezaevlerinin soğuk duvarlarına, sürgün yollarına ve yıllar sonra yeniden memleket sokaklarına dönen uzun, yorucu ve hüzünlü bir hayat...
20 Aralık 1940'ta Diyarbakır'ın Silvan ilçesinde dünyaya geldi.
Belki o gün kimse, küçük Mehdi'nin ileride yalnızca kendi hayatının değil, yaşadığı coğrafyanın çalkantılı tarihinin de tanıklarından biri olacağını bilmiyordu.
Bir terzi dükkânından başlayan hikâye
Mehdi Zana'nın hayatında terziliğin ayrı bir yeri vardı.
Hayatla çok erken haşir neşir oldu. Çok şeyden evvel iğne, iplik, kumaş ve makasla tanıştı. Terzilik yaptı. Fakat Silvan'daki o küçük dükkân zamanla onun için yalnızca ekmek kapısı olmaktan çıktı.
İnsanlar oraya elbise diktirmeye geliyor, ama aynı zamanda memleketi konuşuyor, siyaseti tartışıyor, geleceği düşünüyorlardı.
Niyazi ustasından çok şey öğrendi. Sadece terziliği değil, hayatı sorgulamayı, sömürünün ne demek olduğunu ve nasıl karşı çıkılacağını.
Zana, o terzihanede yapılan tartışma ve konuşmaların içinde kendisini buldu.
Belki de insanın hayatındaki bazı dönüm noktaları böyle sessizce başlar.
Bir dükkânda…
Bir sohbet sırasında…
Bir ustanın söylediği birkaç cümlede…
Ve sonra insan, kendisini bir daha eski hayatının içinde bulamaz.
Diyarbakır'a uzanan yol
1960'lı yıllar Türkiye için de, Mehdi Zana için de siyasi açıdan hareketli yıllardı.
Türkiye İşçi Partisi'ne katıldı. Silvan ilçe başkanlığı yaptı. Devrimci Doğu Kültür Ocakları içerisinde faaliyet yürüttü.
Mitingler, toplantılar, yürüyüşler, direnişler ...
Kürt kimliği, dil ve kültürel haklar konusundaki görüşleri nedeniyle siyasi baskılarla karşılaştı ve tutuklandı.
Onun hikâyesinde siyaset, hiçbir zaman rahat bir koltuk anlamına gelmedi.
Aksine…
Siyaset onun için bedel ödemekti.
Susmamayı seçmenin, çoğu zaman yalnız kalmayı, itiraz etmenin ise ağır sonuçlarla karşılaşmayı göze almak anlamına geldiği yıllardı.

1977, Diyarbakır Belediye Başkanlığı
Sonra hayatının en önemli sayfalarından biri açıldı.
1977 yerel seçimlerinde bağımsız aday olarak Diyarbakır Belediye Başkanı seçildi.
Bir terzinin elinden belediye başkanlığına uzanan sıra dışı bir yoldu bu.
Diyarbakır'ın başına geçtiğinde karşısında büyük ekonomik sorunlar vardı. Belediye kaynakları yetersizdi. Kentin ihtiyaçları çok, imkânları sınırlıydı.
Ama Zana'nın belediye başkanlığı yalnızca belediye hizmetlerinden ibaret değildi.
O dönemin siyasi atmosferinde Kürt kimliğini açıkça ifade etmesi ve Kürtçenin kullanımını savunması, onu çok daha görünür bir siyasi figür haline getirdi.
Diyarbakır onun için yalnızca yönettiği bir şehir değildi.
Diyarbakır, onun hayatının kendisiydi.
Çocukluğunun sokaklarıydı.
Hatıralarıydı.
İnsanlarıydı.
Ve belki de en önemlisi, ait olduğunu hissettiği yerdi.
Petrsoneliyle sokaklarda, birlikte çalışır, eylem yapan işçilerle kol kola halaya dururdu.
Rakipleri, seçim sırasında birçok olanağa sahipken o sadece halkından halkının diliyle oy istiyor ve birlikte yöneteceğiz diyordu.
O güne kadar pek duyulmayan bir şeydi 'birlikte yöneteceğiz' cümlesi. Ve öyle de oldu.
Sonra bir darbe geldi…
12 Eylül 1980.
Türkiye'nin üzerine ağır bir gölge düştü.
Darbeyle birlikte binlerce insanın hayatı gibi Mehdi Zana'nın hayatı da değişti.
Mazbatası elinden alındı, Belediye başkanlığı sona erdirildi.
Siyaset ve Kürt kimliği için yapmayı planladığı işlerin kapısları kapandı, cezaevi kapıları açıldı.
Yaklaşık 16 yılını cezaevlerinde geçirdi.
On altı yıl…
Bir insanın hayatında ne demektir bu?
Bir çocuğun büyüyüp genç olmasıdır.
Bir annenin yaşlanmasıdır.
Bir babanın saçlarına ak düşmesidir.
Bir şehrin değişmesidir.
Sokakların, binaların, insanların değişmesidir.
Ve insanın dışarı çıktığında, bıraktığı dünyanın artık aynı olmadığını görmesidir.
Cezaevi yılları Mehdi Zana'nın hayatında yalnızca bir hapislik dönemi değildi. Aynı zamanda yaşadıklarını yazıya döktüğü, hafızasını korumaya çalıştığı yıllardı.
'Vahşetin Günlüğü – Diyarbakır Zindanlarından' adlı kitabı, o dönemin izlerini taşıyan çalışmalarından biri oldu.
Çünkü bazen insanın elinde özgürlük kalmaz.
Ama kelimeleri kalır.
Ve kelimeler, duvarlardan daha uzun yaşar.
Özgürlüğün de bir bedeli vardı
1991 yılında tahliye edildi.
Fakat onun hikâyesinde özgürlük, bir anda bütün kapıların açılması anlamına gelmedi.
Siyasi baskılar, tutuklamalar ve cezaevi yılları hayatının farklı dönemlerinde devam etti.
Ve sonunda sürgün geldi.
Önce Paris, sonrasında da İsveç…
Başka bir ülke.
Başka bir gökyüzü.
Başka sokaklar.
Başka insanlar…
Fakat insanın bedenini bir yere götürmek kolaydır da kalbini götürmek o kadar kolay değildir.
Mehdi Zana'nın kalbinin bir tarafı hep Diyarbakır'da kaldı.
Belki bir taş duvarın kenarında,
Belki eski bir sokakta,
Çocukluk yıllarının hatıralarında ve belki de insanların yüzlerinde.
Sürgünde geçen yıllar
İsveç'te uzun yıllar yaşadı.
Yaklaşık on yıl sonra Türkiye'ye döndü.
Fakat sürgünden dönen insanlar için memlekete dönüş her zaman kolay değildir.
Çünkü siz değişmişsinizdir.
Memleket değişmiştir.
Sokaklar, insanlar ve bir bütün zaman değişmiştir.
Ve bazen insan kendi doğduğu şehre döndüğünde bile kendisini bir yabancı gibi hissedebilir.
Çünkü 'memleket aynı memleket değildir artık'.
Diyarbakır'a yeniden bakmak
Yıllar sonra Diyarbakır'a geldiğinde şehrin çok değiştiğini gördü.
Binalar yükselmişti.
Şehir büyümüştü.
Hayat hızlanmıştı.
Ama onun dikkatini başka bir şey çekiyordu:
Dil.
Diyarbakır'ın geliştiğini, fakat insanların artık çoğunlukla Türkçe konuştuğunu dile getirdi.
Bu sözleri, onun hayat hikâyesi düşünüldüğünde daha derin bir anlam kazanıyordu.
Çünkü onun mücadelesinin önemli başlıklarından biri dildi.
İnsan için dil yalnızca kelimelerden oluşmaz.
Dil, annesinin sesidir.
Çocukluğunun ninnisidir.
Sokağının sesidir.
Bir şehrin hafızasıdır.
Bir halkın kendisini anlatma biçimidir.
Ve bazen insan yıllar sonra memleketine döner; binaların büyüdüğünü ama kendi çocukluğunun seslerinin azaldığını fark eder.
İşte belki de en ağır özlem budur.
Bir adam, bir şehir ve uzun bir ömür
Mehdi Zana'nın hayatına baktığımızda aslında yalnızca bir siyasetçinin biyografisini görmeyiz.
Bir dönemin Türkiye'sini görürüz.
Darbeleri görürüz.
Cezaevlerini ve sürgünü görürüz.
Diyarbakır'ın değişen yüzünü görürüz.
Ve bütün bunların ortasında, memleketine bağlı kalmaya çalışan bir insan görürüz.
Kimi için bir belediye başkanıydı.
Kimi için bir siyasetçiydi.
Kimi için Kürt siyasi hareketinin önemli isimlerinden biriydi.
Kimi için ise cezaevinde yıllar geçirmiş bir insan…
Ama onu bütün bu sıfatların ötesinde düşünmek de mümkün.
O, hayatının büyük bölümünü inandığı değerler uğruna bedel ödeyerek geçiren bir insandı.
Bu nedenle hikâyesinde yalnızca siyaset yoktur.
Yalnızlık vardır.
Hasret, kimi zaman öfke ve fakat illa da umut vardır.
Ve bütün bunların arasında hiç eksilmeyen bir memleket duygusu vardır.
Ardında kitaplar kaldı
Mehdi Zana, yaşadıklarını yalnızca hafızasında taşımadı.
Yazdı.
'Bekle Diyarbakır' dedi.
'Vahşetin Günlüğü' dedi.
'Sevgili Leyla' ve 'zelal' dedi.
Belki de insanın ölüme karşı bırakabileceği en güçlü izlerden biri budur:
Kelimeler.
Çünkü insan gider.
Sokaklar değişir.
Binalar yıkılır.
Yeni insanlar gelir.
Ama yazılan bir cümle, yıllar sonra bir başka insanın yüreğine dokunabilir.
Ve şimdi…
85 yıllık bir ömür…
Kolay bir ömür değildi.
Terzi dükkânından belediye başkanlığına,
Belediye başkanlığından cezaevlerine,
Cezaevlerinden sürgüne,
Sürgünden yeniden memlekete,
Ve sonunda sessizliğe uzanan uzun bir yoldu.
Şimdi geriye baktığımızda onun hayatından bize kalan yalnızca tarihler ve siyasi olaylar değildir.
Bir insanın inandığı şeyler uğruna neleri göze alabileceği sorusu da kalır.
Bir memleketten uzak kalmanın ne demek olduğu kalır.
Yıllar sonra doğduğun şehre dönüp onun değiştiğini görmenin hüznü,
Ve belki en önemlisi, insanın hayatı boyunca bazı şehirleri neden unutamadığı sorusu kalır.
Çünkü bazı şehirler haritada bir noktadan ibaret değildir.
Bazı şehirler insanın çocukluğudur, yarasıdır ve özlemidir insanın.
Mehdi Zana için o şehir Diyarbakır'dı.
Hayatı boyunca uzaklara savrulsa da, cezaevlerinde yıllar geçirse de, başka bir ülkenin gökyüzünün altında yaşasa da Diyarbakır'ın adı onun hikâyesinden hiç silinmedi.
Belki de insanın memleketine olan bağlılığının en dokunaklı tarafı budur:
Bazen insan memleketinden uzaklaşır, ama memleket insanın içinden hiç gitmez.
Mehdi Zana'nın ardından şimdi bir şehir susuyor.
Bir dönem kapanıyor.
Kitaplar kalıyor.
Hatıralar kalıyor.
Ve Diyarbakır'ın taşlarına sinmiş uzun bir hikâye…
Bir adam geçti bu dünyadan.
Ardında bir ömür bıraktı.
Bir şehir bıraktı.
Bir mücadele bıraktı.
Ve belki de en çok, unutulmaması gereken hatıralar bıraktı.
Ruhu şad olsun.