Bir Eylül günü, genç bir adam Gazi Caddesinde bir fotoğrafçı dükkanı arıyor. İlk defa renkli fotoğraf çekmenin heyecanıyla kalabalıkta ilerlemeye çalışıyor. Fotoğraf çekme, sonra onları alıp Kızılay binasında ki kayıt bürosuna götürme ve akşam ilçe arabasına yetişme gibi heyecanlı ve telaşlı uzun bir günü var.

Ancak Gazi Caddesinde ki kalabalık ilerlemesine imkan vermiyor. Öndekileri telaşla itmeye çalışıp ilerlerken yere düşüyor. Başını kaldırıp ayağa kalkmaya çalışırken direğe asılı gazetede ki haber dikkatini çekiyor.

Uzun zamandır yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren Yılmaz Güney Paris’te öldü’.

Bir anda duraksıyor. İçimden bir şey kopuyor. Bir tarafı sanki kopmuş, üzülmek ve öfke karışımı tarifi zor ikili bir duyguya kapılıyor.

Neden bu kadar üzgündür?

Ve neden bu kadar öfkelidir?

Elbette sinema bir yarı kasabalı olarak, görmediği ve görmek istediği uzak kentlerle kurduğu güçlü bir bağdı. Onlar çocukluk düşleriyle hep uzaklara gitmek istiyordu.

Ve elbette duvara yansıyan o görüntülerde hayalini gerçekleştiren kahramanları vardı.

Yılmaz Güney çocukluk dönemi kahramanların en önündeydi. Siyaset bilmeyen çocuklar olarak onun davranışlarına, tepkisine hayran kalır, ölümüne bağırır ve sandalyeleri kırarlardı. Sinemanın fişlenen çocukları arasına girince, ışıklar sönüp perde açılınca pencereden kaçak girip yine film izlerdi.

Belki bu ölüm haberi filmlerde ki ölümlerden biridir.

Belki filmlerde yaşadığı hüzün ve öfke bileşkesi duygu ortaya çıkmıştır.

Belki de çocukluk uzaklara hiç ulaşamadan bitmiştir.

Ve otuz altı yıl sonra aynı caddede bir arkadaşını beklerken ‘beni takibi bırakma diye’ çalan akıllı telefonundan son dakika haberi

Uzun zamandır yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren Kadir İnanır’ı kaybettik’ demektedir.

Ve otuz altı yıl sonra unuttuğu o duygu yeniden ortaya çıkmıştır.

İkisini buluşturan duygu nedir?

Telefonu kapatıp Gazi Caddesinin değişen dükkanlarına ve değişmeyen sert kalabalığına bakıyor. Bu coğrafya da hatıralar yaşamı sürdürmenin nedenidir, bunu bir daha hissediyor.

Geride Dağkapı meydanında kapalı olan ve ayakta direnmeye çalışan Dilan Sinemasını, sonra şimdi olmayan ilçe Şehir Sinemasına gidiveriyor. Kadir Inanır’ı ilk defa yine çocukken Şehir Sinemasında seyretmiştir. Film daha önce belki yedi defa izlediği ‘Belanın Yedi Türlüsü’ filminin kopyasıdır. O zaman Kadir Inanır’a Yılmaz Abinin filmlerini taklit ediyor diye kırılanların içindedir.

Sonra On İki Eylül ile ‘Dünyayı Sarsan On Gün’ filmi gösterildi diye sıkıyönetim komutanlığınca kapatılıp fırın yapılan Şehir Sinemasında ki hatırlarına gidiyor.

Sinema tarihe karışınca, bu defa kahvehanelerde video izleme dönemi başlamıştır. Onlardan birinde Türkan Şoray ve Kadir İnanır ikilisinin ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ filmi sonrası Kadir İnanır’a kırgınlığı bitmiştir.

İlçe sineması kapanmıştır ama şehirde Dilan Sineması film gösterilerine devam etmektedir. Seksenli yılların ortaları cezaevlerinden bazı On İki Eylülzadelerin tahliyeleri başlamıştır. Anlatılan işkence hikayeleri korkunçtur. Ve asıl önemlisi tahliye olanların ruh halidir.

İşte bu dönemde Dilan sinemasında ‘Sen Türkülerini Söyle’ filmi afişiyle karşılaşmıştır. Film o dönemim yılgınlığına karşı sinemasal bir cevaptır. Demek ki cezaevlerinden çıkıp işkenceye, korkuta, yılgınlığa meydan okuyan devrimciler olabilmektedir. Günlük hayatında tıpkı Yılmaz Güney’in filmlerde ki kahramanlar gibi filmde ki Hayri’yi beklemiştir.

Hayri film sonunda bir çocuğa gülümsemektedir.

Belki o çocuk uzaklara gidemeyenlerden biiridir.

Dilan sineması çıkışında, merdiven altında ki kasetçide Ahmet Kaya ‘Şafak Türküsünü’ okumaktadır. Birkaç gün sonra Tarık Akan’ın oynadığı ‘Ses’ filmi iyi duygularına güç kaymıştır. İnançlarına dönmeye, direnen insanlarla tanışmaya ihtiyacı vardır.

Belki sanat o insanlarla karşılaşıncaya kadar geçecek dönemi yönetmektedir.

Belki de hayaller umut vermekte, gerçekler hala incitmektedir.

Aynı dönemde Dilan Sinemasına Katırcılar filmi gelmiştir. Ve yine aynı günlerde Suriçi kuçelerinde bir çay ocağında gizlice Yol filmini izlemişlerdir. Sonra kalabalık öğrenci evinde Ahmed Arif’în ‘Otuz Üç Kurşun’‘ şiiri kuçelerin duvarında yankılanmıştır.

Bir sinema filmi, bir kaçak video ve kaçakçıların şiiriyle, kendi halk gerçekliğine kaçmak’tadır. Çünkü kaçakçı hikayelerinin gerçekliğine tanık bir gizli kahramanıdır.

Artık 12 Eylül karanlığına karışanlardan biri değildir. Şehire gelecek daha çok film, izlenecek çok konser ve okunacak çok kitap vardır.

Şimdi Kadir İnanır’a çok üzülmektedir, çünkü toplumsal filmlerde Kadir İnanır her zaman ayrıcalıklıdır.

Şimdi onun kaybıyla, otuz altı yıl önceki duygusunu daha iyi anlamaktadır.

Sinema gerçek hayattaki kırılmalara karşı onlara farklı bir alternatifle zaman kazandırmıştır.

Belki onları oyalamıştır.

Belki de gerçeklikte olabilecekleri göstermiştir. Gerçek hayatında yenik olanlar Yılmaz Güney ile filmlerde başkaldırmıştır. Kadir İnanır ile sürdürmüştür. Şimdi o kahramanlar da gitmiştir. Gerçek hayatta ki kırılmalar yerinde durmaktadır.

Belki gerçek hayatta kendi kahramanı olma zamanıdır. Çünkü hayaller sınırsız değildir.

Ve kahramanlar filme ‘İsyan’ adını veren, Kürt halkının barış istemini bir entelektüel gibi anlamaya çalışan Kadir İnanır gibi ölmektedir.

Ve gerçek yaşam belki isyanı hep ötelemektedir.

Ve Kadir İnanır gibileri ‘Sen Türkülerini Söyle’ demektedir.

Son günlerde Karadeniz’e fındık toplamaya giden çocuklara saldırı olurken, o yaşta filmleri uzaklara gitmek için seyretmiştir. Uzaklara gidemediği için saldırılara tanık olmamıştır. O yüzden o yaşta filmler hep güzeldir.

Yine son günlerde yine gündeme gelen entelektüel tartışmaları Kadir İnanır’ı hatırlamaya başka bir sebeptir.