İnsan yorulur. Bir taraftan biyolojik aktivitelerle devingen bir yaşam sürdüren insan, öte yandan düşünen, hisseden, hatırlayan ve bekleyen bir varlıktır. Bir taşın ağırlığı bellidir; ölçülür, tartılır ve taşınır.
Oysa insanın taşıdığı yüklerin çoğu görünmezdir. Geçmişten kalan kırgınlıklar, geleceğe ilişkin kaygılar, gerçekleşmeyen hayaller, yarım kalmış hikâyeler ve söylenememiş cümleler omuzlara görünmez ağırlıklar yükler. Bu nedenle insanın yorgunluğu çoğu zaman bedeninden önce ruhunda başlar.
Yorgunluk, hayatın insan üzerinde bıraktığı izlerin, sancıların adıdır. Yaşamak bir hareket hâlidir ve hareket enerjiyi tüketir. Bir nehir nasıl aktıkça yatağını derinleştiriyorsa, insan da yaşadıkça kendi iç dünyasında yeni yollar açar. Her deneyim, her karşılaşma, her ayrılık ve her mücadele insanın varlığına yeni bir katman ekler. Bu katmanlar bazen bilgelik olarak görünür, bazen de yorgunluk olarak. Çünkü olgunlaşmanın bedeli çoğu zaman yorulmaktır. Yorulmak, yaşamanın da en önemli belirtisi değil midir?
Modern çağ, insanlık tarihinin en hızlı dönemlerinden birini yaratırken aynı zamanda en yorgun insan tipini de ortaya çıkarmıştır. Eskiden insan bedeniyle yoruluyordu; şimdi zihniyle yoruluyor. Tarlada çalışan köylünün, taş taşıyan işçinin, sürü peşinde dağları aşan göçebenin yorgunluğu akşam olunca dinlenebiliyordu. Fakat günümüz insanının yorgunluğu eve kadar gelir, yatağa kadar uzanır ve bazen uykunun içine bile sızar. Çünkü çağımızın yorgunluğu kaslardan değil, zihinden beslenmektedir. Düşünsel yorgunluk; çağın yeni fenomeni olarak kendini hayatımıza konumlandırmıştır.
Teknoloji insanı özgürleştirecekti; fakat çoğu zaman onu görünmez bir çalışma alanının içine hapsetti. Telefonlar, ekranlar, bildirimler ve bitmeyen dijital akış insanın dikkatini sürekli parçalamaktadır. İnsan artık yalnızca iş yerinde çalışmıyor; cebinde taşıdığı ekran sayesinde günün her saatinde çalışmaya devam ediyor. Bir mesaj cevaplanmayı, bir haber okunmayı, bir paylaşım görülmeyi bekliyor. Böylece insan hiçbir yerde tam olarak bulunamıyor. Bedeni bir yerdeyken zihni başka bir yerde dolaşıyor. İşte çağımızın büyük yorgunluklarından biri de budur: Sürekli meşgul olup hiçbir yere gerçekten ait olamamak. Aidiyetsizlik bir başka yorgunluk biçimidir artık.
Sosyal hayatın ürettiği yorgunluk daha karmaşık bir yapı taşır. İnsan bazen yaptığı işlerden değil, insanların beklentilerinden yorulur. Herkese yetişmeye çalışmak, herkes tarafından anlaşılmak istemek, sürekli güçlü görünmek ve sürekli kabul görmek arzusu insanı içten içe tüketir. Toplum bireye birçok rol yükler: Başarılı ol, üretken ol, güçlü ol, mutlu ol, görünür ol. Fakat insan bütün bu rollerin altında çoğu zaman kendisini unutmaktadır. En ağır yorgunluklardan biri de insanın kendisinden uzaklaşmasıdır.
Bir başka yorgunluk türü ise anlam yorgunluğudur. İnsan bazen çok çalıştığı için değil, yaptığı şeylerin anlamını kaybettiği için yorulur. Aynı hareketleri tekrar etmek, aynı cümleleri kurmak, aynı döngülerin içinde sıkışmak ruhu aşındırır. Çünkü insan yalnızca ekmekle değil, anlamla da yaşar. Anlamın olmadığı yerde enerji hızla tükenir. Bir amaç uğruna geçirilen uzun saatler insanı yormazken, anlamsız bir uğraşın birkaç dakikası bile dayanılmaz gelebilir.
Düşünen insanın yorgunluğu ise başka bir iklimde yaşar. Hakikati arayan herkes bir noktada yorulur. Çünkü düşünmek, konforlu cevapların dışına çıkmaktır. Sorgulamak, alışılmış olanla mücadele etmektir. Felsefenin, sanatın ve bilimin tarihi biraz da bu yorgunluğun tarihidir. Sokrates meydanlarda sorular sorarken yoruldu, İbn Sina, Cezeri gibi düşünürlergeceler boyunca kitapların arasında yoruldu, Sühreverdî hakikatin ışığını ararken yoruldu. Hakikat arayışı, insanı çoğu zaman kalabalıklardan uzaklaştırır. Çünkü düşünce, bazen yalnız yürünmesi gereken bir yolculuktur.
Bugünün insanı ise yalnızca bilgi yükü altında değil, görüş yükü altında da ezilmektedir. Her konuda fikri olması gerektiğine inandırılan birey, zihnini sürekli bir tartışma alanına dönüştürüyor. Oysa bilgeliğin temel şartlarından biri, hangi konuda susulacağını bilmektir. Sürekli konuşan, sürekli yorum yapan ve sürekli tepki veren bir zihin, dinlenme fırsatı bulamaz. Zihnin de beden gibi sessizliğe ihtiyacı vardır.
Peki, yorulmaktan korkmalı mıyız? Belki de yanlış soru budur. Asıl soru, ne için yorulduğumuzdur. Çünkü insanı tüketen şey yorgunluk değil, anlamsız yorgunluktur. Bir ağacın gölgesinde oturup yıllarca büyümesini bekleyen bahçıvan da yorulur. Bir kitap yazmak için gecelerini harcayan yazar da yorulur. Çocuğunu büyüten anne de yorulur. Fakat bu yorgunluklar insanın ruhunda bir boşluk değil, bir iz bırakır. Çünkü değerli olan şeyler çoğu zaman emek ister.
Byung-Chul Han, çağımızı bir “yorgunluk toplumu” olarak tanımlar. Ona göre modern insan artık dış baskılarla değil, kendi kendisini zorlayarak tükenmektedir. Eskinin baskıcı düzenleri yerini gönüllü performans kültürüne bırakmıştır. İnsan artık kendisinin patronu, işçisi ve denetleyicisi hâline gelmiştir. Bu yüzden başarısızlık karşısında suçlayacak bir otorite de bulamaz. Yorgunluğunu bile kendi eksikliği sanır. Oysa bazen sorun bireyde değil, bireyi sürekli daha fazlasına zorlayan sistemdedir.
Nietzsche ise insanın büyümesinin mücadeleden geçtiğini söyler. Ona göre direnç, yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Rüzgâra karşı duran ağaç nasıl köklerini derinleştiriyorsa, insan da zorluklarla karşılaşarak güçlenir. Bu bakımdan her yorgunluk kötü değildir. Bazı yorgunluklar insanın kendi potansiyeline doğru yürüdüğünün işaretidir. Acı veren her şey zararlı olmadığı gibi, yorucu olan her şey de anlamsız değildir.
Yorgunluk bazen bir öğretmendir. İnsan koşarken göremediği şeyleri durduğunda fark eder. Hangi ilişkilerin kendisini beslediğini, hangi alışkanlıkların enerjisini çaldığını, hangi hayallerin artık kendisine ait olmadığını çoğu zaman yorgun düştüğünde anlar. Bu yüzden yorgunluk yalnızca bir son değil, aynı zamanda bir muhasebe anıdır. Hayatın insanı kendi içine çağırdığı sessiz bir duraktır.
Göç yollarında yürüyen göçebelerin yorgunluğu da böyledir. Yaylaya ulaşmak için kat edilen yolların sonunda yalnızca bir varış değil, bir anlam vardır. Bir sanatçının atölyede geçirdiği uzun geceler de böyledir. Bir öğretmenin yıllarca öğrencilerine verdiği emek de. Yorulmaya değer olan şeyler, insanın ömrüne anlam ekleyen şeylerdir. Çünkü hayatın değeri, ne kadar rahat yaşadığımızla değil; ne uğruna emek verdiğimizle ölçülür.
İnsan varsa yorgunluk da olacaktır. Çünkü yaşam, sürekli bir oluş hâlidir. Akan suyun, esen rüzgârın, göç eden kuşların ve yürüyen insanın ortak kaderidir yorgunluk. Asıl mesele yorulmamak değil; yorgunluğun sonunda hangi manzaraya ulaştığımızdır. Eğer yürüdüğümüz yol bizi hakikate, iyiliğe, güzelliğe ve anlamlı bir hayata yaklaştırıyorsa, yorgunluk bir kayıp değil; insan olmanın sessiz nişanesi hâline gelir. O zaman insan dönüp geriye baktığında şunu söyleyebilir: “Evet, yoruldum. Ama değdi.”