Gazeteci ve aktivist Dilan Karaman’ın ölümü yalnızca bir insanın trajik kaybı değil, aynı zamanda bir sistemin, bir çevrenin ve bir dizi ilişkiler ağının sorgulanması gereken bir olay olarak gündemimize girdi.
Diyarbakır’da 11 Kasım 2025’te intihara sürüklenen ve 10 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra yaşamını yitiren Karaman’ın ölümüne ilişkin hazırlanan inceleme raporu ise tartışmaları bitirmek yerine daha da büyüttü.
Çünkü rapor, bazı gerçekleri ortaya koyarken aynı zamanda birçok soruyu da yanıtsız bıraktı. Bugün mesele yalnızca bir ölümün nasıl gerçekleştiği değildir. Asıl mesele, bu ölümün neden gerçekleştiği ve bu süreçte kimlerin sorumluluk taşıdığıdır.Ve bunu, çok genel geçer ifadelerle ‘toplumun genel bir sorumluluğunun’ olduğunun altının da çizilmemesi gerekir.
Dilan’ın cinayeti, ‘bireysel kriz’ değil, bir baskı zinciridir bence. ‘Nereden çıkartıyorsun bunu’ sormayan olmayacaktır eminim. ‘Bazen, bazı şeyleri hemen herkes bilir ve fakat ne her şeyiyle ortaya dökülür ne de her şeyiyle ret edilir.’Bunun bir cevap olarak kabul edilmeyeceğini ben de biliyorum, kabul etmek zorunda olanlar da. Ne susmak onaylamak olarak algılansın, ne de çok bağırmanın haklılığı.
Dilan Karaman’ın ölümü, basit bir intihar vakası olarak değerlendirilememeli. Karaman’ın yaşamına son vermesine giden süreçte partner şiddeti, mobbing, dijital baskılar ve kurumsal ihmaller gibi çok katmanlı sorunlar rol oynadı sanırım. Bu tespit aslında önemli bir noktaya işaret ediyor. Kadınların ve özellikle politik ya da gazetecilik alanında çalışan kadınların maruz kaldığı baskı çoğu zaman görünmez bir kuşatma şeklinde ilerliyor. Tek bir olay değil, uzun süreli bir yalnızlaştırma ve psikolojik yıpratma süreci yaşanıyor.
Ancak raporun bu noktadaki yaklaşımı iki yönlü bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Konu ile alakalı hazırlanıp paylaşılan ve daha sonra geri çekilen raporda somut sorumlulukların net şekilde ortaya konulmadığı, sorumluluğun muğlak bırakılması kabul edilebilir bir durum değildir. Raporda ‘yapısal sorunlar’ güçlü biçimde vurgulanırken, bireysel sorumluluklar çoğu yerde muğlak bırakılıyor. Oysa toplumsal sorunların arkasında somut aktörler vardır.
Mobbing bir kavramdır ama mobbingi uygulayan kişiler vardır. Yalnızlaştırma bir süreçtir ama bunu gerçekleştiren çevreler vardır. Raporun bu noktada daha açık bir dil kullanmaması, kamuoyunda ‘gerçekler tam anlatılmıyor’ düşüncesini yaygınlaştırıyor. Hele hele, raporda ‘Cevap Hakkı Durumu’ olmayan birinin özel yaşamına dair ifadeler kullanılması ise tarifi imkansız bir durum.
Bu nedenle kamuoyu şu soruların cevabını arıyor:
- Karaman’ın yaşadığı baskıların gerçek boyutu neydi?
- Kurumsal ilişkiler ve siyasi çevreler bu süreçte nasıl bir rol oynadı?
- Raporun dışında bırakılan bilgiler var mı?
Bu soruların cevapsız kalması, sürecin güvenilirliğini zedeliyor.
Dilan Karaman’ın ölümü yalnızca bir bireysel trajedi değildir. Bu ülkede kadınların nasıl bir baskı atmosferinde çalıştığını da gösteriyor. Dilan Karaman ‘cinayeti’ karşısında toplumun bu ‘sessizliğini’ de tarihin unutmayacağını kimse unutmamalı. Papua Yeni Gine’de ‘dişi bir kedi’ çamura saplansa, ortalığı velveleye verenlerin Dilan Karaman ‘cinayetinde’ suskunlukların efendisi rolünü oynamaları da ‘unutulmayacak.’
Neredeyse herkesin gözü önünde işlettirilen bir ‘cinayet’ sonrasında, neredeyse ‘tamam fazla da deşmeyin olan olmuş’ tavrında yazılmış bir raporun yazıcı ve kabul ediciler de ‘unutulmayacak.’ Hele hele, ‘cinayetin’ üzerinden daha birkaç ay geçmesinden sonra kutlanan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günün’de ‘Dilan Karaman’ hakkında tek bir cümle dahi etmeyenleri ya da ettirmeyenler de ‘unutulmayacak. Oysa o güzel tebessümü ile her kadının hatta hepimizin göğsüne ilişmeyi ziyadesi ile hak ediyordu Dilan.
Erkek egemen ilişkiler ve partner şiddetinin yanında, iş yaşamındaki mobbing ve politik çevrelerdeki rekabet ve yalnızlaştırma bir kuşatma halidir ve çoğu zaman görünmez. Bazen de görünmesi istenmez. Ta ki bir trajedi yaşanana kadar. Suskunlukların en genel ve belirgin sebebi, ‘faillerin tanıdık ya da evden olmaları’ olarak yorumlanır.
Ki bu, cinayetlerden daha vahim bir durumdur.
Gerçek adalet raporlarla değil, yüzleşmeyle gelir.
Asıl mesele yüzleşme ve hesaplaşmadır.
Toplumun ihtiyacı olan şey, bir ölümün üzerini kapatan değil, onu bütün yönleriyle ortaya koyan bir hakikat sürecidir. Eğer bu yapılmazsa, raporlar arşivlerde kalır ama sorular yaşamaya devam eder.
Ve belki de en acı olanı şu olur: Bir insanın ölümünden geriye yalnızca tartışmalar kalır, ama gerçek adalet hiç gelmez.