Bir medya mensubu olarak Diyarbakır’ı ziyaret eden yerli ve yabancı konuklar hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Kimi ziyaretleri bizzat takip ediyor, neler yaşandığını yerinde gözlemliyoruz. Kimi ziyaretlerden de, iktidar mensubu yetkililerin havaalanlarında düzenlenen karşılama ve uğurlama törenlerine ilişkin sosyal medya paylaşımları sayesinde haberdar oluyoruz.
Burada küçük bir parantez açayım. Yerel ya da genel siyasetçilerin düğünleri, dernek etkinliklerini, açılışları ve ziyaretleri adeta birer reklam faaliyetine dönüştürerek sosyal medyada paylaşmalarını oldukça itici buluyorum. Her ziyaret ve her etkinliğin fotoğraflarla kamuoyuna sunulması bana göre siyasetin gereğinden fazla gösteriye dönüştürülmesinden başka bir şey değil.
Parantezi kapatayım.
İki milyonu aşan nüfusuyla Diyarbakır’dan söz ediyoruz. Tarih boyunca sayısız badire atlatmış, zor dönemlerden geçmiş ama her defasında yeniden ayağa kalkmayı bilmiş bir kentten…
Üstelik son dönemde yürütülen ‘çözüm süreci’ nedeniyle Diyarbakır, bir kez daha ülke gündeminin ve siyasetin önemli ilgi odağına dönüşüyor. Bakanlar, milletvekilleri, müsteşarlar, genel müdürler derken son olarak Bilal Erdoğan da kenti ziyaret eden isimler arasında yer aldı.
Gelen her yetkili, ziyaretinin amacına uygun olarak çeşitli temaslarda bulunuyor. İlgili kurumlar ziyaret ediliyor, Valilikle görüşülüyor, mensubu oldukları siyasi partilerin temsilcileriyle bir araya geliniyor. Sivil toplum kuruluşları ve meslek odaları da bu ziyaretlerin dışında bırakılmıyor. Görüşmelerin ardından karşılıklı memnuniyet bildiren açıklamalar yapılıyor.
Bunların elbette olumlu tarafları var. Yıllarca yeterince dikkate alınmadığını düşünen bir kentin ve burada yaşayan insanların ilgi görmesi, sorunlarının dinlenmesi, taleplerinin gündeme gelmesi sevindirici. Diyarbakır’ın yalnızca sorunlarıyla değil, potansiyeliyle, kültürüyle ve toplumsal birikimiyle de hatırlanması önemli.
Ziyaretlerin bir de adeta değişmez hale gelen rutinleri var. Ulu Cami’de namaz kılmak, cami çıkışında vatandaşlarla selamlaşmak, çarşı ve sokaklarda dolaşmak, Diyarbakır’a özgü yiyecek ve içeceklerle fotoğraf vermek… Bu ziyaretlerin müdavimleri arasına Sakızcı Memo’yu da eklemek gerekiyor.Bütün bunlar, kentin kültürel ve toplumsal dokusunu tanımak açısından elbette anlamlı. Ancak ziyaretlerde dikkatimi çeken, hatta giderek daha fazla düşündüren başka bir mesele var. Bunca ziyaret yapılıyor, bunca kişiyle görüşülüyor ama başta Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi olmak üzere DEM Parti tarafından yönetilen belediyelerin kapısı neden hiç çalınmıyor?
Açıkçası bu soruya bir yanıt bulmakta zorlanıyorum.
Belediye yetkilileriyle de görüştüm. Edindiğim bilgiye göre, bugüne kadar başta Büyükşehir Belediyesi olmak üzere DEM Parti yönetimindeki belediyelere bu ziyaretler kapsamında herhangi bir ziyaret gerçekleştirilmiş değil.
Elbette bu tablonun dışında kalan bir örnek var. Geçtiğimiz aylarda Silvan Belediyesini ziyaret eden Suna Kepolu Ataman’ı unutmuyorum. Ataman, daha önce Elazığ’ın DEM Partili Karakoçan Belediyesini de ziyaret etmişti. İki ziyareti de, olması gerekenin yapılması ve siyasi ayrılıkların kentlerin ortak meselelerinin önüne geçirilmemesi bakımından önemli bulmuş, takdir etmiştim.Çünkü mesele yalnızca bir belediyenin ziyaret edilmesi değil. Mesele, o belediyeyi yöneten siyasi anlayıştan bağımsız olarak, kentin iradesine ve temsil mekanizmalarına nasıl yaklaşıldığıdır.
Kaldı ki, Parlamento kürsüsünde birbirlerine olmadık laflar edenlerin, aynı çatı altında farklı nedenlerle defalarca görüşüp fotoğraf verdikleri de vakidir. Bir kentte yaşayan insanların önemli bir bölümünün oyunu alarak göreve gelmiş belediyeleri yok saymak, bana göre her şeyden önce siyasi nezaketle bağdaşmıyor. Üstelik söz konusu olan Diyarbakır gibi toplumsal ve siyasal dinamikleri güçlü, ülkenin geleceği açısından önemli bir kentse bu tutum daha da fazla soru işareti yaratıyor. Kimse yapılan ziyaretlerin tamamının aynı siyasi görüşteki kişi ve kurumlarla sınırlı kalmasını beklemiyor. Tam tersine, farklı siyasi düşüncelere sahip kesimlerle bir araya gelmek, farklı sesleri dinlemek ve ortak meseleler etrafında buluşabilmek siyasetin temel sorumluluklarından biri olmalı.
Dahası, kentlerin sorunları siyasi partilerin sınırlarına sığmaz. Ulaşım, altyapı, istihdam, çevre, kültürel miras ve sosyal yaşam gibi meseleler, o kentte yaşayan herkesi ilgilendirir. Bu konularda merkezi yönetimle yerel yönetimlerin diyalog kurması bir lütuf değil, kamu hizmetinin doğal bir gereğidir. Çözüm sürecinden önce, DEM Parti ile yan yana görünmek istemeyen siyasi çevrelerin tutumunu bir yere kadar ‘anlamaya’ çalışabilirdim. Siyasi atmosferin ve karşılıklı mesafelerin böyle bir yaklaşımı beslediği düşünülebilirdi.
Ancak bugün bir çözüm sürecinden söz ediliyor. Daha önce duymaya alışık olmadığımız açıklamalar yapılıyor, yıllardır aşılamayan sorunların aşılabileceğine dair beklentiler dile getiriliyor. Böyle bir dönemde, Diyarbakır’a gelen yetkililerin kentin seçilmiş belediye yönetimleriyle bir araya gelmemesi, ister istemez insanın aklına bazı sorular getiriyor.
Peki, çözümden söz ederken diyalog kurmaktan neden kaçınıyoruz?
Eğer gerçekten yeni bir dönemin kapısının aralanması isteniyorsa, bunun yalnızca açıklamalarla ve sembolik ziyaretlerle sınırlı kalmaması gerekir. Diyalog, kendimize yakın bulduklarımızla görüşmekten ibaret değildir. Asıl mesele, siyasi mesafelerin bulunduğu yerde de konuşabilmek, ortak zemini arayabilmek ve birbirini muhatap kabul edebilmektir. Üstelik böylesi ziyaretlerin yalnızca sembolik bir anlamı da olmayabilir. Kentin sorunlarını doğrudan yerel yönetimden dinlemek, beklentileri anlamak ve çözüm yollarını birlikte değerlendirmek için önemli bir fırsat doğabilir.
Diyarbakır, yalnızca ziyaret edilip fotoğraf verilecek bir kent değil. İnsanlarıyla, kurumlarıyla, seçilmiş yöneticileriyle ve kendine özgü dinamikleriyle bir bütün. Bu bütünün bir parçasını görüp diğerini görmezden gelerek kenti gerçekten tanımak mümkün değil bence. Madem bir çözüm sürecinden söz ediyoruz, madem yeni bir döneme girildiği iddia ediliyor, o halde bu dönemin gerektirdiği siyasi cesareti ve nezaketi göstermek gerekiyor. Diyarbakır’a gelenlerin kentteki herkesi dinlemesi, bütün kurumları muhatap kabul etmesi ve farklı siyasi görüşlerle diyalog kurmaktan kaçınmaması gerekir. Aksi halde geriye bolca ziyaret fotoğrafı, karşılıklı memnuniyet açıklamaları ve cevabı verilmeyen sorular kalır.
Oysa Diyarbakır’ın ihtiyacı olan şey, yalnızca hatırlanmak değil, gerçekten muhatap alınmak, dinlenmek ve karar süreçlerinin bir parçası olmaktır.
Çözüm süreci denilen şey, tam da böyle zamanlarda, böyle adımlarla anlam kazanmaz mı sizce de?