Diyarbakır'ın büyümesi, diğer büyük şehirlerde olduğu gibi, yalnızlık duygusunu besliyor. Bu nedenle olsa gerek, kültür sanat etkinliklerine katılım, toplumsal bir kültür inşa etmek yerine, bireysel olarak sosyalleşme faaliyetine dönüştü.

Geçen hafta pazar günü Diyarbakır Sinema Kulübü'nün davetlisi olarak Bezgin Bekir'deki cep sinemasındaydım. Önce Press filmini izledik, ardından filmi değerlendirdik ve Kürt halkının gazetecilik deneyimi üzerine uzunca sohbet etme imkanı bulduk.

Diyarbakır Sinema Kulübü'nün emektarlarından Kemal Yıldızhan davet ettiğinde, davete icabet etmek konusunda tereddüt etmiştim. Çünkü film, 1990'lı yıllarda Diyarbakır'da gazetecilik yapan bir grup gencin hikayesini anlatıyordu. Filmin hikayesinin geçtiği yıllarda Diyarbakır'da yaşamıyordum ve gazetecilik yapmama daha birkaç yıl vardı. Dolayısıyla o karanlık yıllarda Diyarbakır'da Özgür Gündem'de gazetecilik yapan bir arkadaşın söyleşiye katılmasının daha doğru olacağını düşünmüştüm. Olmadı. Press'i ve 90'lı yıllarda Özgür Gündem'i anlatma işi bana kaldı. Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım.

Diyarbakır Sinema Kulübü'nde yaptığım konuşmayı buradan aktarmayacağım elbette. Fakat daha önce birkaç kez izlediğim Press filminin beni bir kez daha sarstığını belirtmek isterim. Film, sanıyorum internetteki platformlardan izlenebiliyor. Özellikle gazetecilik hevesi taşıyan gençlerin filmi mutlaka izlemesini arzu ediyorum.

Press, Kürt gazeteciliğinin nasıl belalı yollardan geçerek bugünlere geldiğini anlatabilen iyi bir film. Kürtlerin gazetecilik maceralarını anlatan başka bir filmin çekilmemiş, romanın yazılmamış olması, belki maceranın hâlâ devam ediyor olmasındandır. Yoksa 90'lı yıllardan bu yana trajikomik yüzlerce hikâye yazılmayı bekliyor.

Kürt halkının bugün basılı ve dijital yayınlarının yanı sıra onlarca televizyon kanalı var. Kürt medyası hâlâ engellenmeye çalışılıyor ve Kürt gazeteciler türlü baskılarla mücadele etmek zorunda bırakılıyor.

*

Diyarbakır Sinema Kulübü'nün daveti, Diyarbakır'daki kültür sanat etkinlikleri ile ilgili bir gözlemimi paylaşma imkanı da verdi.

Feridun Çelik'in belediye başkanlığı döneminde başlayan ve birkaç yıl devam eden festivallere Diyarbakırlıların gösterdiği ilgi muazzamdı. Söyleşiler boş geçmiyor, atölyelere katılımlar güçlüydü, konserlere ise binlerce insan katılıyordu. Bu ilginin nedenlerinden bir, ağır bir baskının ardından şehre filmlerin, tiyatroların, yazarların gelmesiydi. Etkinliklere katılmak da devrimci bir eylem niteliğindeydi.

Belediyelere kayyımlar atanınca, zaten sönümlenmeye yüz tutmuş festivaller büsbütün bitti. Amed Şehir Tiyatrosu'nun, Ortadoğu Sinema Akademisi'nin düzenlediği festivaller hariç, kültür sanat etkinlikleri lokal bir şekilde devam etti.

Mordem Sanat, Wêjegeh Amed, Merkezkaç Kolektif Mekan, son yıllarda DİTAV gibi bağımsız oluşumlar, tiyatronun, sinemanın, edebiyatın ve güncel sanatın mekanları oldu. Elbette bu mekanlarda düzenlenen etkinlikler, belediyenin düzenlediği festivaller kadar kitleselleşemedi. Sözünü ettiğim kurumların kitlesel etkinlikler için mekan ve ekonomik koşulları da yetmiyordu zaten. Yine de bu kurumlar ilgilisi için önemli etkinliklere imza attılar. Mesela Wêjegeh Amed "Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri"nde birçok edebiyatçıyı okurla buluşturdu. Merkezkaç Kolektif Mekan, ekonomik güçlüklere rağmen birçok sergi açmayı başardı.

Diyarbakır Sinema Kulübü ise sinema meraklılarını bir araya getiren bir oluşum. 2003 yılında Diyarbakır Sanat Merkezi'nin desteğini alan bir grup insan hem izledikleri filmleri tartıştı hem de sinema eğitimi almaya başladı.

Diyarbakır Sinema Kulübü'nün üyeleri şimdiye kadar birkaç mekanda bu etkinliği düzenli olarak gerçekleştirdi. Mekan olarak son durakları Bezgin Bekir'in sinema salonu oldu. Kemal Yıldızhan'ın verdiği bilgiye göre etkinlik pandemi döneminde online devam etti. Online etkinliğe ABD, Fransa ve İspanya gibi ülkelerden insanlar da katılınca, uluslararası bir nitelik de kazandı.

*

Peki, kültür sanat etkinlikleri kitleden koparak neden dar mekanlara çekilmek durumunda kaldı? Bu geri çekilmenin nedenlerinden biri, dünyayla birlikte şehrin de ekonomik, sosyal ve siyasal olarak belli bir dönüşüme uğramasıyla ilgili olmalı. Zengin ile yoksul arasındaki ayrım sadece muhit olarak belirginleşmedi, siyasal ve kültürel alanda bir uçurumun oluşmasına da neden oldu. Diyarbakırlılar anlatır, eskiden zengin ile fakirin komşu olduğunu. Ya şimdi? Görünür olan üzerine çok söz söylemeye gerek yok sanırım.

Kuşkusuz belediyelerin kayyımlar eliyle yaklaşık 10 yıl yönetilmesi de etkili olmuştur. Kayyımlara verilen görev, belediye işlerinin yanı sıra, şehre yeni bir kültür ikame etmekti. Kadim bir kültürü dönüştürmek kayyımlar için zor bir görevdi elbette ama 10 yılda tamamen başarısız olduklarını söylemek doğru olmayacaktır.

Öte yandan büyük organizasyonlar büyük paralara ihtiyaç duyuyor ve malum, bu büyük paralar bağımsız kurumların hiçbirinde hiçbir zaman olmadı. Bu durumda, belediyelerin ve sivil kurumların desteğinden mahrum düzenlenen kültür sanat programlarının lokal kalması kaçınılmaz bir gerçek. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası'nın bazı desteklerini yok saymıyorum elbette. Ama son yıllarda Diyarbakır'ın kültür tarihine yakışır bir organizasyon gerçekleşemedi maalesef.

Şehir büyüdü ve insanlar içlerine çekildi sanki. Şehrin büyümesi, diğer büyük şehirlerde olduğu gibi, yalnızlık duygusunu besliyor. Bu nedenle olsa gerek, kültür sanat etkinliklerine katılım, toplumsal bir kültür inşa etmek yerine, bireysel olarak sosyalleşme faaliyetine dönüştü.

Kültür sanat etkinliklerine ve etkinliklere katılıma toplumsal ve siyasal bir kimlik kazandırmak şart mı? Kürt halkı kendisini her alanda yeniden inşa etmek, gerçekleştirmek için mücadele ederken, şart. Kültürü ve sanatı içselleştirmek bireysel bir edim gibi görünse de, eninde sonunda toplumsal ve siyasal bir yönelim ediniyor. Çünkü sanat, hiçbir zaman sanat için olmadı.