Bazı tarihlerin üzerinden yıllar geçse de insanın zihninde aynı ağırlıkla durur. Aynı özlem ve aynı ihtiyaçla. 4 Kasım da Türkiye'nin yakın siyasi tarihinde böyle tarihlerden biri.
Selahattin Demirtaş'ın 4 Kasım 2016'da tutuklanması, yalnızca bir siyasetçinin özgürlüğünden mahrum bırakılması değildi. Aynı zamanda Türkiye'nin siyasetle, demokrasiyle, Kürt meselesiyle ve birlikte yaşama iradesiyle kurduğu ilişkinin de önemli dönemeçlerinden biriydi. Aradan tam on yıl geçti. Türkiye değişti, Ortadoğu değişti, dünya siyaseti başka bir noktaya geldi. Nice siyasi hesap yapıldı, nice ittifaklar kuruldu, nice ezberler bozuldu. Fakat 4 Kasım'ın hafızalardaki yeri değişmedi.
Demirtaş'a duyulan sevginin ve saygının nedenlerini anlamak için yalnızca siyasi kimliğine bakmak yeterli değil. Onu farklı kılan, siyaset yapma biçiminin birkaç ayrı özelliği aynı potada buluşturabilmesiydi. Bir kere Demirtaş, siyaseti yalnızca ‘laciler’ giyinmiş ve Ankara'nın dar koridorlarından okumaya çalışan bir isim olmadı. Dünyada olup bitenleri, Ortadoğu'daki güç mücadelelerini, bölgesel dengeleri, uluslararası aktörlerin hesaplarını ve bunların Türkiye'ye yansımalarını birlikte değerlendiren bir siyasi perspektif ortaya koydu.
Ortadoğu gibi bir coğrafyada siyaset yapmak, sadece bugünün fotoğrafına bakarak mümkün değil. Bir ülkenin attığı adımın diğer ülkelerde nasıl karşılık bulacağını, uluslararası güçlerin hangi gelişmeden ne tür sonuçlar çıkaracağını, bugünkü bir kararın yarın nasıl bir siyasi tablo yaratacağını görebilmek gerekiyor. Demirtaş'ın siyasi değerlendirmelerinde dikkat çeken taraflardan biri de buydu. Günü kurtaran açıklamalar yerine, gelişmelerin arka planına bakmaya çalışan bir yaklaşımı vardı. Zamanında yaptığı bazı değerlendirmelerin yıllar sonra yaşanan gelişmelerle yeniden gündeme gelmesi de bundandır. Elbette siyasette hiçbir öngörü mutlak doğruluk taşımaz. Ama bir siyasetçinin yıllar önce söylediklerinin, değişen koşullar içerisinde yeniden hatırlanması, üzerinde durulmayı hak eder.
Üstelik onun siyasetinde yalnızca büyük siyasi meseleler yoktu. Belki de Demirtaş'ı toplumun farklı kesimlerine ulaştıran en önemli özelliklerden biri buydu. Siyasetin çoğu zaman insanları birbirine düşüren, dili sertleştiren, herkesi kendi mahallesine hapseden bir alan olduğu Türkiye'de, Demirtaş mizahı bir iletişim dili olarak kullanmayı da başardı. Bazen tek bir espriyle günlerce süren siyasi tartışmaların bütün ciddiyetini başka bir yere taşıyabiliyordu. Kendisiyle aynı düşünmeyen insanlarla da konuşabilen, karşısındakini mutlaka ‘ikna etmeye çalışmadan’ onunla diyalog kurabilen bir üslubu vardı.
Bu, küçümsenecek bir özellik değil. Ve aynı zamanda Ortadoğu siyasetinde sık rastladığımız bir durum da değil. Çünkü Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri, birbirini dinlemeyi unutmuş bir toplum hâline gelme tehlikesidir. İnsanlar artık çoğu zaman karşısındakinin ne söylediğini anlamak için değil, ona nasıl cevap vereceklerini düşünmek için dinliyor. Siyasi kimlikler, insan ilişkilerinin önüne geçiyor.
Demirtaş'ın esprili dili, tam da bu duvarları aşabilen bir taraf taşıyordu. Onun mizahında yalnızca güldürmek değil, düşündürmek de vardı. Bazen siyasetin en ağır meselesini birkaç cümleyle anlatabiliyor, bazen de insanların gündelik hayatından yakaladığı bir ayrıntıyla kendisini hiç beklemediğiniz bir kesime anlatabiliyordu. Kürt toplumunda ona duyulan sevgi ve saygının elbette kendine özgü tarihsel ve siyasal nedenleri var. Ancak Demirtaş'ın etkisini yalnızca Kürt toplumuyla sınırlı değerlendirmek de eksik olur. Türkiye'nin farklı siyasi ve toplumsal kesimlerinden insanların onunla kurduğu ilişki, alışılmış siyasi aidiyet sınırlarının zaman zaman aşılabildiğini gösterdi.
Bu ilişkinin temelinde yalnızca siyasi söylem değil, insanlarla kurulan bağ da vardı. Belki de bu yüzden Demirtaş'ın cezaevinde geçirdiği yıllar, onu sevenler açısından sıradan bir siyasi tutukluluk meselesi olarak görülmedi. Bir insanın özgürlüğünden mahrum kalmasının yanı sıra, toplumun siyaset yapma, tartışma ve farklı fikirlerle bir arada yaşama imkânları da tartışmanın parçası oldu.
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, 2020 yılında verdiği Demirtaş kararında, tutukluluğa ilişkin hak ihlallerinin yanı sıra siyasi çoğulculuğun ve demokratik tartışmanın sınırlandırılması meselesine de dikkat çekti. 2025 yılında verilen yeni ihlal kararı ve sonrasında yaşanan hukuki süreç de meselenin kapanmadığını gösterdi.
Bugün Türkiye'de yeniden bir çözüm, diyalog ve toplumsal normalleşme ihtimali konuşuluyorsa, Demirtaş meselesini bu tartışmanın dışında tutmak makul bir durum değil. Çünkü barışın yalnızca silahların susmasıyla değil, insanların kendilerini özgürce ifade edebildiği, farklı siyasi görüşlerin meşru kabul edildiği bir toplumsal zeminin kurulmasıyla mümkün olabileceğini de konuşmak gerekiyor.
Demirtaş'ın siyasi görüşlerine katılmayanlar olabilir. Geçmişteki açıklamalarını, siyasi tercihlerini veya politik tutumunu eleştirenler de olacaktır elbette. Zaten demokratik siyaset, herkesin aynı düşünmesini gerektirmez. Fakat bir siyasetçiyi eleştirebilmekle onun hukuk karşısındaki haklarını savunabilmek birbirine zıt şeyler değildir.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Bir insanın düşüncelerine katılmayabilirsiniz ama düşüncelerini ifade edebilme hakkını savunabilirsiniz. Bir siyasetçinin politikalarını benimsemeyebilirsiniz ama demokratik siyasetin içinde yer alabilmesinin önemini teslim edebilirsiniz. Türkiye'nin bugün ihtiyaç duyduğu toplumsal olgunluk biraz da budur. 4 Kasım geldiğinde Demirtaş'ı hatırlamak, yalnızca geçmişte yaşanan bir olayı anmak değildir. Aynı zamanda Türkiye'nin nasıl bir gelecek istediğine dair sorular sormaktır.
Nasıl bir siyaset istiyoruz? Birbirini dinleyen mi, birbirini susturan mı? Farklılıkları tehdit olarak gören mi, onları demokratik hayatın doğal bir parçası kabul eden mi? Ortadoğu'nun karmaşık gerçeklerini okuyabilen, Türkiye'nin sorunlarına gerçekçi çözümler arayan ve toplumun farklı kesimleriyle konuşabilen bir siyasal iklime mi ihtiyacımız var, yoksa herkesin kendi mahallesine çekildiği bir ülkeye mi? Selahattin Demirtaş'ın on yıldır cezaevinde olması, bu soruların önemini ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, onları daha da görünür kılıyor.
Bazen bir siyasetçinin toplumdaki karşılığını anlamak için meydanlarda kaç kişinin toplandığına bakmak yetmez. Yıllar geçtikten sonra hâlâ konuşuluyor mu, söyledikleri yeniden hatırlanıyor mu, mizahı ve dili insanların hafızasında yer etmiş mi, yokluğunda bile hakkında bir tartışma sürüyor mu; biraz da bunlara bakmak gerekir. 4 Kasım, Demirtaş'ı sevenler için bir özlemin, saygının ve hatırlayışın tarihi. Onun siyasetine mesafeli duranlar içinse Türkiye'nin demokrasi, hukuk ve çoğulculuk meselesini yeniden düşünme vesilesi olabilir.
On yıl az bir zaman değil. Bir insanın hayatından on yıl, bir toplumun hafızasından ise çok daha fazlasıdır. Ve belki de bugün en çok hatırlamamız gereken şey şu: Bir ülkenin demokratik gücü, yalnızca kendi gibi düşünenlere tanıdığı özgürlükle değil, kendisinden farklı düşünenlere ne kadar alan açabildiğiyle ölçülür.