Gün geçmiyor ki TOKİ konutlarında yaşayan vatandaşlardan yeni bir şikâyet duymayalım. Kimi zaman bozuk yollar, kimi zaman bitmek bilmeyen elektrik ve su kesintileri… Kış geldiğinde çamurdan, yaz geldiğinde tozdan geçilmeyen yollar, dökülen sıvalar, ulaşım sıkıntıları, servis eksiklikleri, sosyal alanların yetersizliği…Liste uzayıp gidiyor.

Bir gazeteci olarak insanın bir süre sonra aynı sorunları tekrar tekrar haber yapmaktan yorulması anlaşılabilir. Fakat asıl yorucu olan, aynı sorunların vatandaş tarafından tekrar tekrar dile getirilmesi ve buna rağmen çözüm konusunda elle tutulur bir değişiklik görememek. Çünkü burada söz konusu olan sıradan bir konut meselesi değil. İnsanların yıllarca beklediği, çoğu zaman ciddi bir ödeme yükünün altına girerek sahip olduğu bir evden söz ediyoruz.

Toplu Konut İdaresi Başkanlığı, 1984 yılında kuruldu. Türkiye'nin konut ihtiyacına çözüm üretmek, dar ve orta gelirli vatandaşların konut sahibi olabilmesini kolaylaştırmak ve planlı konut üretimini artırmak, TOKİ'nin kuruluş amaçları arasında yer aldı. Aradan geçen yıllarda TOKİ'nin yaptığı konutların sayısı hızla arttı. Özellikle dar gelirli vatandaşların konut sahibi olmasına yönelik projeler, kurumun toplumdaki görünürlüğünü de artırdı.

TOKİ zaman içerisinde yalnızca konut yapan bir kurum olmaktan çıkarak okulların, sosyal donatı alanlarının, ticaret merkezlerinin ve çeşitli kamu yapılarının da içinde bulunduğu daha geniş ölçekli projelerin önemli aktörlerinden biri haline geldi.

Kâğıt üzerinde bakıldığında amaç oldukça açık: İnsana yalnızca dört duvar vermek değil, yaşanabilir bir çevre oluşturmak. İşte tartışmanın düğümlendiği nokta da tam olarak burası. Çünkü bir konutun teslim edilmiş olması, o konutun çevresiyle, ulaşımıyla, altyapısıyla ve sosyal imkânlarıyla birlikte yaşanabilir olduğu anlamına gelmiyor.

Diyarbakır'daki TOKİ yerleşimlerine baktığımızda vatandaşların dile getirdiği sorunların önemli bir bölümünün konutun kendisi ile birlikte konutun çevresindeki yaşam koşullarıyla ilgili olduğunu da görüyoruz.

İşte yollar, bunların başında geliyor.

Kış aylarında yağışla birlikte çamura dönüşen, yaz aylarında ise toz ve dumanın eksik olmadığı yollar vatandaşın günlük yaşamını doğrudan etkiliyor. Bir insanın evine ulaşabilmesi için her gün aynı mücadeleyi vermek zorunda kalması, konut sahibi olmanın sevincini zaman içerisinde gölgede bırakıyor.

Bunun üzerine elektrik ve su kesintileri eklendiğinde sorun artık tek başına belediyenin ya da TOKİ'nin çözebileceği bir mesele olmaktan çıkıyor. Altyapıdan ulaşıma, konutların bakımından çevre düzenlemesine kadar birçok kurumun sorumluluk alanı birbirine değiyor. Yurttaşlar ise bu kurumların hangisinin hangi sorundan sorumlu olduğunu çözmeye çalışmak yerine, sorunun çözülmesini bekliyor.

Yurttaş haklı …

Çünkü yurttaşın görevi, kurumlar arasındaki sorumluluk paylaşımını takip etmek değil, vergisini ve taksitini ödeyip yaşadığı yerde temel hizmetlere ulaşabilmek. Bir evin anahtarı teslim edilince hikâye bitmiyor. TOKİ projelerinde çoğu zaman büyük bir heyecanla anahtar teslim törenleri yapılır. Fotoğraflar çekilir, kurdeleler kesilir, ev sahibi olan insanların mutluluğu paylaşılır. Ama asıl hikâye anahtar tesliminden sonra başlıyor. Vatandaş o günün ardından işe nasıl gidecek? Çocuğu hangi araçla okula ulaşacak? Yağmur yağdığında evinin bulunduğu bölgedeki yollardan geçebilecek mi? Elektrik veya su kesildiğinde ne kadar beklemek zorunda kalacak? Yakınında bir sağlık kuruluşu, market, okul, park ya da sosyal alan olacak mı? Bunlar, bir konut projesinin başarısını belirleyen en az betonun kalitesi kadar önemli sorular.

Diyarbakır'da vatandaşların anlattığı sorunlar da bize aslında bunu gösteriyor. Bazı bölgelerde ulaşım ve servis yetersizliği konuşuluyor. Bazı yerlerde sosyal tesislerin azlığından yakınılıyor. Kimi yerlerde altyapı sorunları gündeme geliyor. Bazı yurttaşlar ise konutların fiziki durumuyla ilgili şikâyetlerini dile getiriyor.

Daha da önemlisi, zaman zaman konutun bulunduğu koşullar nedeniyle hak sahibi olduğu halde taşınmayı tercih etmeyen yurttaşlar olduğunu duyuyoruz.

Bir insanın hak kazandığı bir eve taşınamaması, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir durumdur.

Peki muhatap kim?

Yurttaş şikâyet ediyor, gazeteci haber yapıyor, yetkililer açıklama yapıyor, sonra hayat devam ediyor. Bir süre sonra aynı sorun yeniden karşımıza çıkıyor, sonra yeniden haber yapılıyor, sonra yeniden açıklama…Ve döngü böyle sürüp gidiyor. Oysa vatandaşın beklediği şey açıklama değil, sonuç.

Bir yol yapılacaksa yapılmasını, altyapı sorunu varsa giderilmesini, ulaşım yetersizse çözüm üretilmesini, eksik sosyal alanlar varsa tamamlanmasını istiyor. Kimsenin olağanüstü bir talebi yok. İnsanlar yalnızca satın aldıkları veya hak sahibi oldukları evlerde insanca yaşayabilmek istiyor. TOKİ yalnızca konut inşa etmekten ibaret olmamalı Bugün TOKİ'nin Türkiye'nin birçok kentinde çok büyük bir konut üretim kapasitesine sahip olduğu bir gerçek. Bu nedenle meseleye yalnızca ‘kaç konut yapıldı’ sorusuyla bakmak yeterli değil.

Asıl sorulması gereken sorulardan biri de şu: Kaç kişinin gerçekten yaşanabilir bir çevreye kavuştuğu? Çünkü konutun duvarları sağlam olabilir ama ona giden yol yoksa, ulaşım yoksa, altyapı sorunları çözülmemişse, sosyal alanlar yetersizse vatandaşın hayat kalitesi bundan doğrudan etkilenir. Üstelik bu sorunların yıllar sonra ortaya çıkmasını beklemek yerine, projelerin planlama aşamasında öngörülmesi gerekir.

Bir yerleşim alanı kurulurken yalnızca binaların değil, o binalarda yaşayacak insanların günlük hayatının da planlanması gerekir. Yurttaş, kaderine razı olmak zorunda değil, kaldı ki bu bir kader değil. Diyarbakır'daki TOKİ sakinlerinin yaşadığı sorunları gündeme getirmek, TOKİ'yi ya da herhangi bir kurumu hedef göstermek anlamına gelmemeli. Tam tersine, kamu kaynaklarıyla yapılan projelerin daha iyi hale gelmesi için sorunların açıkça konuşulması gerekiyor.

Gazeteciliğin görevi de biraz burada başlıyor.

Vatandaşın sesini duyurmak, sorunu görünür hale getirmek ve mümkünse çözümün peşinden gitmek. Ancak bunun bir karşılığı olmalı. Bir mahallede yol sorunu varsa, o yolun neden yapılmadığını öğrenebilmeliyiz. Elektrik ve su kesintileri yaşanıyorsa, sorunun kaynağını ve çözüm takvimini vatandaş bilmelidir. Ulaşım yetersizse, ilgili kurumların ne yapacağını kamuoyu öğrenmelidir. Konutlarda fiziki sorunlar varsa, bunların sorumlusu ve giderilme süreci açıkça ortaya konulmalıdır. Çünkü yurttaşın ‘Kaderime razıyım’ demek zorunda kaldığı yerde, sosyal devlet anlayışının da yeniden tartışılması gerekir. Sonuçta mesele beton değil, insan. Mesele kaç daire yapıldığı değil, o dairelerde insanların nasıl yaşadığı. Ve belki de artık her yeni TOKİ projesinin açılışında ‘kaç konut yaptık?’ sorusundan önce şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bu evlerde yaşayan insanlar gerçekten mutlu ve huzurlu bir hayat sürebiliyor mu?

Bu soruya verilecek cevap, yapılan bütün binalardan daha değerlidir.