Yokuş aşağı yürümek kolaydır. Adımlarımız kendiliğinden hızlanır, neredeyse hiç yorulmayız. Hatta bir süre sonra yürüdüğümüzü bile fark etmeyiz, yol bizi götürür. Gittikçe daha hızlı yürürüz, bedenimiz ve zihnimiz oldukça rahattır. Ne yazık ki günümüzde bazı toplumlar da böyledir. Yokuş aşağı gider, halinden oldukça memnundur ve yorulmaz.

Yukarı çıkmak ise emek ister. Okumak, düşünmek, üretmek, iyilik yapmak, bir kültürü yaşatmak… Bunların hepsi insanın iradesini gerektirir. Aşağıya doğru gitmek içinse çoğu zaman hiçbir şey yapmamız gerekmez. Kendimizi akışa bırakmamız yeterlidir. Geçtiğimiz günlerde TÜYAP Diyarbakır 10. Kitap Fuarı’nda bunu yeniden düşündüm.

Binlerce kitabın arasında dolaşırken ister istemez kitapla kurduğumuz ilişkinin ne kadar değiştiğini sorguladım. Bilgiye ulaşmanın tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolay olduğu bir çağdayız fakat bilgeliğe de bir o kadar uzağız. Dibi dolu olmayan bilgiyi, verilmemiş emeği elde etmeye çalışıyoruz. Bu da toplumumuzdaki ve insanlardaki samimiyeti ve hakikiliği gittikçe yok ediyor. Her şeyi hızlı ve kolay elde etmekten yanayız. Temeli olmayan binalar gibi.

Özellikle biz gençlerin dünyasında hız, derinliğin önüne geçmiş durumda. Uzun bir yazıya tahammülümüz azalıyor, birkaç dakikalık videoyu bile hızlandırarak izliyoruz. Bir kitabın yüzlerce sayfada anlatmaya çalıştığını birkaç cümlelik özetlerden öğrenmeye çalışıyoruz. Her şeyi daha hızlı tüketiyoruz.

Kitapları, fikirleri, insanları, hatta iyiliği bile…

Belki sorun biz gençlerin okumaması değildir yalnızca. Daha büyük sorun, toplum olarak derinleşmeye olan sabrımızı kaybetmemizdir. Fuarda gerçekleştirdiğimiz iki söyleşinin benim için ayrı bir anlamı vardı. Bunlardan biri “21. Yüzyılda Gençlerin Penceresinden Sosyal Sorumluluk ve İyilik”, diğeri ise

“Kadim Şehrin Bilim, Tıp ve Kültür Tarihi” idi.

Şimdi düşününce bu iki başlık birbirinden o kadar da uzak değil. Birinde “Nasıl bir gelecek bırakacağız?” diye konuştuk, diğerinde ise “Nasıl bir geçmişten geldik?” diye. Çünkü nereye gittiğimizi anlayabilmek için nereden geldiğimizi daima hatırlamamız gerekiyor. Diyarbakır gibi yüzyılların bilimini, edebiyatını ve kültürünü sırtında taşıyan bir şehirde yaşayıp bu mirastan habersiz büyümek de başka türlü bir yoksulluk olsa gerek.

Fuar boyunca Dicle Üniversitesi Genç Yeryüzü Doktorları olarak bir standımız da vardı. Ürettiğimiz çeşitli ürünleri, gerçekleştirdiğimiz sosyal sorumluluk projelerine kaynak oluşturmak amacıyla sunduk. Çünkü iyilik üzerine konuşmak yetmiyor, iyiliğin devam etmesi için emek de ortaya koymak gerekiyor.

Laf kalabalığının gittikçe arttığı bu çağda, eyleme geçmek ve emek vermek her zaman daha samimi, daha faydalı ve daha içten geliyor.