16 Mart 1988’de Halepçe semalarından ölüm yağarken dünya aslında olan biteni görüyordu. Irak savaş uçakları kimyasal bombaları bıraktığında sokaklar birkaç dakika içinde sessizliğe gömülmüş, binlerce insan nefessiz kalmıştı. Hardal ve sinir gazlarının etkisiyle yaklaşık 5 bin sivil öldü, on binlerce insan ise sakat kaldı.

Bu saldırının emrini veren rejimin başında Saddam Hüseyin vardı. Ancak Halepçe sadece bir diktatörün suçu olarak tarihe yazılacak kadar basit bir olay değildi. Çünkü dünyanın büyük bir kısmı o günlerde bu katliama ya sessiz kaldı ya da görmezden geldi.

Halepçe’nin üzerine kimyasal gazlar yağarken dünya başka hesapların peşindeydi. Soğuk savaşın dengeleri, petrol politikaları ve bölgesel çıkarlar, insan hayatının önüne geçti. Büyük devletler, yaşananların büyüklüğünü kabul etmekte isteksiz davrandı. Bazıları saldırıyı görmezden geldi, bazıları ise sorumluluğu tartışmalı hale getirmeye çalıştı.

Bugün aradan onlarca yıl geçti. O gün Halepçe’ye sessiz kalanlar şimdi ne yapıyor? Bugün aynı devletler insan haklarından, demokrasi ve uluslararası hukuktan söz ediyor. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan katliamlar karşısında açıklamalar yapıyor, kınama mesajları yayımlıyorlar. Ancak Halepçe’nin acısı hâlâ hafızalarda dururken, bu sözler birçok insan için eksik bir vicdan muhasebesi olarak görülüyor.

Çünkü Halepçe yalnızca geçmişte yaşanmış bir trajedi değildir. O gün verilen sessizlik kararı, aslında uluslararası sistemin ahlaki sınavlarından biri olarak tarihe geçti. Eğer o gün güçlü bir tepki verilseydi, belki de dünyada kimyasal silahların kullanılması bu kadar kolay olmayacaktı.

Bugün dünya hâlâ savaşlarla, sivillerin hedef alındığı saldırılarla ve yasaklı silahların kullanıldığı iddialarıyla sarsılıyor. Bu nedenle Halepçe sadece geçmişin bir hatırası değil; aynı zamanda bugünün vicdan sorusudur.

Halepçe’ye sessiz kalanlar bugün belki daha güçlü, daha zengin ve daha etkili olabilir. Ancak tarih çoğu zaman güç sahiplerini değil, sessiz kalanları da yargılar.

Ve Halepçe’nin sokaklarında hayatını kaybeden o çocukların sessizliği, bugün hâlâ şu soruyu sormaya devam ediyor:

Dün sustunuz…

Peki bugün gerçekten konuşuyor musunuz?