Genel olarak yönetim işi zordur. Özelde yerel yönetim ise çok çok zor iştir.Sokaktaki çukurdan, mahalledeki su kesintisine; toplu ulaşımdan sosyal hizmetlere kadar hayatın en somut, en görünür alanına dokunur. Bu yüzden de eleştiriye en açık, en kırılgan yönetim biçimidir. Çünkü yurttaş, günlük hayatında yaşadığı her aksaklığı doğrudan yerel yönetime yazar. Bu, demokrasinin doğası gereğidir ve olması gereken de budur.
Böyle bir şeyin olmamasını talep etmek, en hafif deyimle ayıptır. Ancak eleştiri ile fırsat kollama arasındaki çizgi, çoğu zaman bilinçli biçimde silikleştiriliyor. Ve o ince çizgi, birçok zaman hayati bir önem arz eder. Aylarca sesleri solukları çıkmayan kimilerine bakıyoruz, adeta pusuda ve tetikteler gibi bekliyorlar.
Diyarbakır’da bir sorun mu çıktı? Hemen sahneye çıkılıyor. Bakın sahaya çıkılıyor demiyorum. Bildiğimiz sahneye çıkılıyor ve başlanıyor ellerindeki teflerle dans etmeye. Çöp toplanmadıysa, yol bozuksa, bir hizmet aksadıysa… Eleştiri değil adeta bir sevinç haliyle saldırıya geçiliyor. Sanki beklenen bir fırsat doğmuş gibi. Eleştirinin dozu değil, niyeti sorgulanır hale geliyor.
Doğal bir afete, hazırlıksız mı yakalanıldı? Başlasın sosyal savaş tamtamları. ‘Diyarbakır bunu hak etmiyor, nerede yetkililer, ne zaman bitecek bu zulüm…’ hele bir beri gelin gülüm diyesi geliyor insanın. Hele bir beri gelin de bunca zaman neredeydiniz onu söyleyin diye yüzlerine çarpsak.Anlarlar mı? Bilemem.
Oysa asıl mesele şu; Bu aynı kişi ve kesimler, yıllarca bu kentin yerel iradesinin yok sayıldığı dönemlerde neredeydiler? Kayyum uygulamalarıyla seçilmiş belediye yönetimlerinin görevden alındığı, yerel demokrasinin askıya alındığı yıllarda bu kadar ‘hassas’, bu kadar ‘duyarlı’ mıydılar?
Kentin kaynaklarının nasıl kullanıldığı, yerel halkın karar mekanizmalarından nasıl dışlandığı, kültürel ve sosyal politikaların nasıl tek tipleştirildiği üzerine kaç cümle kuruldu?
Uzmanların ‘yapmayın’ uyarılarına rağmen, depremzedeler için Dicle Nehri’nin bitişiğinde kurulan çadır kentin yapılıp yıkılması karşısında neredeydiler? Hele, bir kayyumun makam odasına yaptığı milyarlık ‘hamam’ hakkında gıkları çıktı mı? Bu soruların cevabı, bugünkü eleştirilerin samimiyetini de ortaya koyuyor. Eleştiri elbette olacak. Olmalı da.
Yerel yönetimler hatasız değildir, zaten böyle bir iddia da yoktur. Ama eleştirinin bir ahlakı, bir tutarlılığı olmalı. Yerel yönetimlerin eksiklikleri var. Gereksiz çalışmaları, çalışmadılar alanları var. Eğer bir dönemde susup başka bir dönemde bağırıyorsanız, bu eleştiri değil düpedüz pozisyon almaktır. Eğer sorunlar sizi gerçekten ilgilendiriyorsa, bu ilgi dönemsel değil sürekli olmalıdır.
Diyarbakır gibi kadim bir şehirde yerel yönetim, sadece hizmet üretmek değil; aynı zamanda toplumsal barışı, kültürel çeşitliliği ve ortak yaşamı da güçlendirme sorumluluğu taşır. Bu kadar katmanlı bir yapıda elbette aksaklıklar da olacaktır. Mesele, bu aksaklıkları düzeltmek için ortak bir çaba mı gösteriyoruz, yoksa onları büyütüp siyasi bir malzeme haline mi getiriyoruzdur? Bundan, olası aksaklıkları görmezden gelmeyi teklif ettiğim anlamı çıkmasın lütfen. Sadece bir vicdan çağrısı.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, samimi bir denetim kültürüdür. Eleştirirken yıkmayı değil, düzeltmeyi amaçlayan bir yaklaşım. Ama ne yazık ki bazı kesimler için mesele hizmet değil, kimin yaptığıdır. ‘Bizimkilerin, eğrisi ve doğrusu ile her şeyi uygundur’ demek, her kesim için çok çirkin bir yaklaşımdır. Oysa, iyi yapılan bir iş bile görmezden gelinirken, küçük bir aksaklık büyütülüp manşet yapılabiliyor. Bu yaklaşımın adı eleştiri değil, fırsatçılıktır. Hatta fesatçılık da diyebiliriz. Ve evet, bu gerçekten de çirkin bir yaklaşımdır.
Çünkü bu tutum, ne kente ne de o kentte yaşayan insanlara bir fayda sağlar. Aksine, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir, güven duygusunu zedeler. Yerel yönetim zor iştir. Ama ondan daha zor olan, adil ve tutarlı bir eleştiri yapabilmektir. Asıl mesele de tam olarak burada başlıyor.