Şehir sabahları çok erken uyanıyordu ama kimse gerçekten uyanmıyordu. Saatler çalıyor, perdeler açılıyor, kapılar kapanıyordu. İnsanlar yürüyordu; ama yürüyen bedenlerdi, zihinler değil.

Genç kız bunu ilk fark edenlerden biriydi. Vitrin camına yansıyan yüzüne baktığında, yüz gençti. Gözler canlıydı. Ama bakış… Sanki geçici birine aitti. Kendisine değil, bir role bakıyordu.

Bir zamanlar adını severdi. Şimdi biri seslendiğinde, adıyla değil; bir beklentiyle, bir görevle çağrılıyormuş gibi hissediyordu.

Evden çıkarken annesinin cümleleri kulağında kalıyordu: “Hayat zor.” “Gerçekçi ol.” “Her şey senin istediğin gibi olmaz.”

Bu cümleler yıllar içinde yer değiştirmişti. Artık dışarıdan gelmiyor, içeriden konuşuyordu. Kendi sesi sanıyordu ama değildi. Ne zaman içinden başka bir istek yükselse, hemen bastırılıyordu: Saçma. İmkânsız. Büyüyünce anlarsın. Oysa büyümüştü. Ama anlayan bir yan hâlâ ortada yoktu.

İlk duraksama

Üniversiteye gittiği günlerden birinde, kalabalığın ortasında bir an durdu. Herkes akıyordu. O akmadı. Bir boşluk açıldı içinde. Sessiz, soğuk ama dürüst bir boşluk. Sanki biri yıllardır onun içinden parçalar çekip almış, yerine düzgünce paketlenmiş düşünceler koymuştu. Başarılı ol, uyum sağla, fark edil ama fazla görünme. “Ben ne istiyorum?” diye sordu kendine. Cevap gelmedi. Bu sessizlik onu korkuttu. Çünkü ilk kez bir soru cevapsız kalmıştı.

Şehir gençleri seviyordu. Ama onların durmasını, sormasını, çelişmesini sevmiyordu. Genç kız fark ettiğinde çoktan sistemin içindeydi. Notlar, başvurular, dijital profiller… Her şey tamam görünüyordu. Eksik olan tek şey, kendisiydi. Sosyal medyada kendine benzeyen yüzler gördü. Aynı pozlar, aynı cümleler, aynı gülüşler. Hepsi canlıydı ama hiçbiri orada değildi. Kendini yitiren insanla oluşan şeyin adı boşluktu. Ve bu boşluk bulaşıcıydı. Gençler birbirlerine bakıyor ama kimse kimseyi görmüyordu.

Bir gün, ders çıkışı şehrin eski bir sokağına saptı. Bilerek değil. Ayakları onu götürdü. Betonun yerini ağaçların aldığı küçük bir park vardı orada. Bir banka oturdu. Sessizlik vardı. Gerçek bir sessizlik. Bildirim sesi olmayan, beklenti taşımayan bir sessizlik. İçinde bir şey kıpırdadı. Zayıf ama inatçı. “Buradayım,” dedi sanki. Bu ses, yıllardır bastırdığı sesti. Korkutucuydu. Çünkü soru soruyordu: Ne zaman kendim olmaktan vazgeçtim? Kimin hayatını yaşıyorum? Beni ben yapan neydi? İlk kez kaçmadı.

Dönüş bir aydınlanma değildi. Yavaş bir hatırlamaydı. Bazı çağrılara gitmemeye başladı. Her fikri onaylamadı. Her cümleyi yutmadı. İnsanlar onu “değişmiş” buldu. Oysa değişen tek şey, artık kendine yer açmasıydı. Bir defter aldı. Güzel cümleler yazmadı. Doğru cümleler yazdı. Bazen öfkeyle, bazen utanarak. Ama her satırda, yitirdiği bir parçayı geri çağırdı. Anladı ki kendini yitirmek bir anda olmamıştı. Küçük vazgeçişlerle olmuştu. Küçük susmalarla. Küçük kabullenişlerle.

Aynaya Dönüş

Bir sabah aynaya baktığında yüz yine aynıydı. Ama bu kez gözler, birine bakıyordu. Kendisine. Dışarı çıktığında şehir değişmemişti. Sistem hâlâ aynıydı. İnsanlar yine aceleciydi. Ama o artık akıntıya kapılan biri değildi. Durabildiği yerde duruyor, yürüdüğü yerde bilerek yürüyordu.

Kendini yitiren insanla oluşan şey bir çöküştü. Kendini bulan insanla oluşan şey sessiz bir duruştu. Genç kız biliyordu artık: İnsan kendini kaybettiğinde, şehir büyür ama ruhu küçülür. İnsan kendini bulduğunda, şehir aynı kalır ama bir yerinden ışık sızar. Ve belki de asıl soru hâlâ oradaydı: Kendimizi ne zaman, nerede ve kim için yitirdik? Bu soruyu taşımak bile, artık bir başlangıçtı.