Tezlerin taşıyamadığı yük… İnsanlık uzun zamandır büyük kelimelerle konuşuyor. Özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi… Her biri değerli, her biri anlamlı. Fakat bu kelimelerin ağırlığı arttıkça, insanın kendisi küçülüyor ve çöküyor. Çünkü çoğu zaman kelimeler büyürken, insanın iç dünyası aynı derinlikle görülmüyor.
Bazı öneri ve fark etmeler vardır, savunulmak için değil, paylaşılmak için doğar. Bir iddiayı ispatlamak, bir tarafı ikna etmek ya da bir doğruyu dayatmak için değil; insanın kendine bakabilmesi için küçük bir alan açma niyetiyle… Çünkü bugün demokratik ulus tezi etrafında yürütülen tartışma ve yapılanmalar, yalnızca bir düşünsel öneri değil; uzun yıllar boyunca birikmiş acının, çatışmanın kapanış kapısı olarak görülüyor. Bu nedenle ortaya konan her öneri, her tez ve her açılım, yalnızca politik değil, insani ve vicdani bir yük de taşımaktadır.
Bu yükün farkında olmak, girişimin kıymetini görmeyi gerektirir. On yıllardır süren çatışmalı süreci sonlandırma çabası, başlı başına desteklenmesi gereken bir adımdır. Ancak tam da bu nedenle, öne sürülen tezin kendisi kadar, hatta ondan daha fazla, tezi üreten zihnin hangi derinlikten konuştuğu sorusu hayati hale gelmektedir.
Çünkü değişim, yalnızca fikirlerin yer değiştirmesiyle değil, zihnin kökünden dönüşmesiyle mümkündür. Kendi iç yüzleşmesini gerçekleştirmemiş, varoluşuna sinmiş kalıpları çözmemiş bir zihin; en doğru tezi bile taşısa, onu eski dünyanın diliyle yeniden üretir. Bu yüzden mesele, neyin söylendiğinden önce, kimin hangi derinlikten gördüğü ve hayata geçirdiğidir. Hücrelerine kadar işlemeyen bir dönüşüm, öne süreni de eylemi de yüzeyde bırakır; yüzeyde kalan hiçbir şey ise gerçek bir değişimi doğuramaz.
İnsanlık tarihi, öne sürülen tezlerin mezarlığı gibidir. Her biri bir dönemi rahatlatmış, bir geçiş sağlamış, fakat insanın özüne temas edemediği için yeni krizlerin eşiğine dönüşmüştür. Demokratik ulus paradigması da bu tarihsel çizginin dışında değildir. Kimlikleri, dilleri, inançları ve kültürleri bir arada yaşatmayı hedefleyen bu yaklaşım, ilk bakışta insana nefes aldırır. Fakat nefes almak, iyileşmek değildir. Ve soru şudur: Bu tez, insanın içsel çürümesine ne kadar temas etmektedir?
Kimlikler değil, insan…
Çoğu zaman sorun kimliklerde aranır. Dil, inanç, kültür, aidiyet… Oysa kimlikler yalnızca taşıyıcıdır. Asıl yük, onları taşıyan insanın iç dünyasındadır. İçsel olarak dağılmış, kendiyle teması kopmuş bir insan; hangi kimliğin içinde olursa olsun, girdiği her ilişkide bu dağınıklığı yeniden üretir. Bu yüzden kimlikleri yan yana getirmek, sınırları yumuşatmak ya da dili demokratikleştirmek tek başına yeterli olmaz. İnsan kendi içindeki sertliği, korkuyu ve egosal inşa ve arzusunu görmediği sürece; en esnek modeller bile zamanla katılaşır. Burada paylaşılan şey basit ama zor bir gerçeğe dayanır: İnsan değişmeden, kurulan hiçbir yapı kalıcı olarak değişmez.
Öcalan gerçeği ve açık soru
Bu noktada soru doğrudan Sayın Öcalan’a da uzanır. Bu, insanın insana yöneltebileceği en yalın sorudur: Zihin, bir bütün olarak görülmüş müdür?
Demokratik ulus tezi, zihnin bütünlüklü bir içsel dönüşümünün ifadesi mi; yoksa tarihsel koşulların zorladığı bir yeniden düzenleme midir? Bu ayrım önemlidir. Çünkü birincisi insanı dönüştürür, ikincisi yalnızca koşulları yönetir. Koşullar değiştiğinde ise eski sorunlar başka biçimlerde geri döner. Bu soru yalnızca Öcalan’a değil, onunla birlikte düşünen, yürüyen ve konuşan herkese de yöneliktir. Çünkü zihnin parçalı dönüşümü, en çok çaba içinde olan insanları yanıltır.
İnsanın içsel yıkımı görülmeden kurulan her sistem
Burada durup açıkça sormak gerekir: Sorun gerçekten kimliklerin bir arada yaşayamaması mıdır? Yoksa bu kimlikleri taşıyan insanın, kendi içinde çoktan dağılmış olması mı asıl krizdir? İçsel olarak yıkılmış, parçalanmış, yönünü kaybetmiş bir insan; hangi demokratik formül içinde özgür, adil ve şefkatli bir yaşam kurabilir?
Abdullah Öcalan, demokratik ulus tezini öne sürerken insanın zihinsel dönüşümüne güçlü vurgular yapmaktadır. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken temel bir gerçek vardır: Zihnin dönüşümü, yalnızca yeni kavramlar üretmekle ölçülemez. Zihni gerçekten dönüşmüş bir insan, en sert sistemlerin içinde bile adaleti açığa çıkarabilir. Buna karşılık, kendi iç karanlığıyla yüzleşmemiş bir zihin; en özgürlükçü tezleri dahi baskı aracına dönüştürebilir.
Bu nedenle sormak zorundayız: Bu tez, zihnin bütünlüklü dönüşümünden mi doğmaktadır, yoksa zihnin yalnızca bir yönünü yumuşatmaya dönük bir düzenleme midir? Çünkü zihnin tek bir parçasını dönüştürmek, diğer parçaların daha sert biçimde içsel iktidar kurmasına yol açar. Bugün dünyada, demokratik söylemlerle kurulan ama içeride hızla despotlaşan yapıların az olmadığı görülmektedir.
Neyi kimin eline teslim ediyoruz?
Elliden fazla yıldır bu coğrafyada en ağır mücadeleler yürütüldü. Büyük bedeller ödendi, büyük anlatılar kuruldu. Peki geriye dönüp baktığımızda ne görüyoruz? Daha demokrat, daha eşitlikçi, daha vicdanlı insanlar mı; yoksa kavramların arkasına gizlenmiş yeni çatışma biçimleri mi?
Öcalan’ın “neden beni anlamıyorsunuz” çağrısı, bu noktada derin bir yalnızlığa işaret eder. Ancak bu yalnızlığın kaynağı yalnızca dışarıda aranamaz. Çünkü bir fikir, onu taşıyanlar kendi iç dünyalarıyla temas kuramadığında, anlaşılmaktan çok tekrar edilmeye başlar. Tekrar edilen her fikir ise zamanla ezbere dönüşür. Ezber farkındalık üretmez; çoğu zaman saflaşma, ayrışma ve yeni karşıtlıklar yaratır.
Burada gerçek bir yüzleşmeye ihtiyaç vardır. Soru yalnızca “Bu tez doğru mu?” değildir. Asıl soru şudur: Bu tezi taşıyan zihinler, kendi içlerindeki yıkımı ne kadar görüyor? Çünkü içsel yıkım fark edilmediğinde, kurulan her sistem o yıkımın örgütlü bir biçimine dönüşür. Bu mesele niyetle değil, farkındalıkla ilgilidir.
Kadın gerçekliği ve görülmeyen tehlike
Kadın meselesi bu bağlamda çok daha hassas bir yerde durur. Dört bin yıllık mahkûmiyet ve kendi iç gerçeğiyle yüzleşmemiş bir kadın, yalnızca politik alanda güç kazandığında özgürleşmez. Aksine, içsel çözülme devam ederken elde edilen her güç, kadını herkesten daha kırılgan ve tehlikeli bir konuma sürükleyebilir. Bunun işaretleri bugün fazlasıyla görünürdür.
Sormak gerekir: Yazılar yazarak, dergiler çıkararak, toplantılar düzenleyerek, mitinglerde görünerek özgürleşmiş bir insan var mıdır? İnsan olmak, bu kadar yüzeysel kazanımlarla açıklanabilir mi? İçsel özgürlüğünü inşa edememiş bir insanın, özgürlük adına kurduğu her yapı, zamanla başka hayatları zedeleyen bir mekanizmaya dönüşür.
Köksüzlüğün sessizliği
Bir tohum düşünelim. Suçu yoktur. Niyeti yoktur. Sadece toprağını bulamamıştır. Toprağını bulamayan tohum filizlenemez; filizlenemeyen tohum çürür. Çürüme bazen sessiz olur, bazen de çevresini zehirler.
İnsan da böyledir. İç dünyasıyla temas kuramamış, kendi karanlığına bakamamış, bütünlüğünü yakalayamamış bir insan; hangi fikrin içinde yer alırsa alsın, o fikri taşımakta zorlanır. Taşıyamadığı her yükü de başkasına bırakır. Böylece özgürlük bir talep olmaktan çıkar, bir baskı aracına dönüşür. Adalet bir görme ve uygulama olmaktan çıkar, bir dil oyununa döner.
Burada mesele niyet değildir. Mesele, niyetin taşıyıcısı olan insanın kendi içinde ne kadar kök salabildiğidir. Çünkü insanlık yalnızca iyi niyetle ilerlemez. İyi niyet kılıfıyla hareket edenler de vardır. Kimi egosunu tatmin etmek için, kimi güç ve alan kazanmak için, kimi ise başkalarının emeğini kendi çıkarına çevirmek için yol alır. Çoğu zaman da bu kişiler iyi niyet maskesi takar. Destek verir gibi görünür, birlikte yürüyormuş gibi davranırlar; ama içten içe kendi hesaplarını işletirler. Bu maske, en sessiz ve en etkili silahlarıdır: Görünürde dost, gerçekte yönlendirici; görünürde ortak, gerçekte tek taraflı. Bazen Öcalan’ı bir araç olarak görürler; bazen tezleri, fikirleri ve mücadele alanlarını kendi çıkarları için dönüştürürler. Özgürlük bir hedef değil, bir araç olur; adalet bir değer değil, bir stratejiye indirgenir; birliktelik bir fark etme değil, bir görüntüye dönüşür.
Art niyetin en sinsi yanı, maskesinin ardında saklanmasıdır. Sessizce sistemin dokusuna işler. Bir adımı destek gibi gösterir, yönünü kendi çıkarına çevirir ve çoğu zaman fark edilmeden sürdürür. Böyle bir etki sessiz ama yıkıcıdır: En kapsayıcı sözler zamanla sertleşir, en kucaklayıcı fikirler buyurganlaşır.
Kök salmadan açılım olmaz
İçsel bütünlüğü eksik olan her insan, sistemin ruhunu kendi sınırlı algısına göre yeniden tarif eder. Özgürlük ve adalet sözde kalır; yapı içinde zamanla buyurganlaşır ve kırılgan bir hiyerarşi üretir. Bu nedenle uyarı açıktır: Bir tez, bir fikir ya da bir hareket; insanın kendi içinde kök salması ve niyetin şeffaflığı olmadan gerçek bir dönüşüm üretemez.
Bugün büyük fikirler konuşuluyor, büyük yapılar kuruluyor, büyük umutlar dillendiriliyor. Ama insanın içi hâlâ aceleci, hâlâ savunmacı, hâlâ kırılgan. Bu kırılganlık görülmediğinde, en yumuşak dil bile zamanla sertleşir.
Kök salmamış insanla kurulan her düzen geçicidir. Kök salmamış insanla yapılan her yürüyüş bir süre sonra dağılır. Kök salmamış insanla özgürlük konuşmak, henüz uyanmamış bir bedene yol göstermeye benzer.
Belki de en sade adım şudur: Biraz durmak. Biraz sessizleşmek. Ve önce insanın kendi içine bakmasına izin vermek. Çünkü kök salmadan büyüyen her şey, ilk rüzgârda devrilir.