26 yaşında otistik bir genç, adı Darjin Güvenç. Mersin’de annesinin desteğiyle yaşama tutunmaya çalışıyor.

Onu ilk ve son kez 2 yaşındayken, bir panel nedeniyle gittiğim Mersin’de, doksanların sendikal mücadelesinde yol arkadaşlığı yaptığım Selahattin Güvenç ile karşılaşmamızda tanımıştım. Sosyal yönü güçlü olan Selahattin abinin Darjin ile fazla ilgilenmesi dikkatimi çekmişti. Ve Darjin’in otistik olduğunu öğrenmiştim.

Selahattin Güvenç aslında Mersin de değil Diyarbakır da yaşaması gereken biriydi. Bu kentin toplumsal dokusu içinde yer almış, onunla bütünleşmiş kentlilerden biriydi. Surların koruduğu kentin günlük meselelerde hazırcevap, olayları sakin karşılayıp her daim çözümü olan, kadirşinas ve de mizahi yanı güçlü sakinlerinden biriydi.

Onu doksanların başında Diyarbakır Göğüs Hastanesi’nde ziyaret etmiştim. Çalıştığı laboratuvar odasının duvarlarında İstanbul’da fiili olarak kurulan ve meşru mücadele ile yaşatılan Tüm Sağlık Sen’in (Tüm Sağlık Çalışanları Sendikası) afişleri vardı. Diyarbakır’da da birkaç maceracı arkadaşıyla sendikayı kurmuşlardı. Onun gibi diğer bir işyeri temsilcisi Mehmet Satıcı ile de tanışmıştım.

İkisi de sendikal mücadeleye canı gönülden bağlı, fedakar ve cefakar arkadaşlardı. Örgütlenme yasaklarının olduğu, faili meçhul denen cinayetlerin yaşandığı, can güvenliğinin en önemli sorun olduğu bir dönemde, ikisi de her gün iş çıkışı sendikaya gidiyor, arkadaşlara moral veriyordu.

Selahattin abi ile ilk eylemim, 1991 yılında Ulucami önünde, zamanın başbakanı Demirel’in ünlü “Kürt realitesini tanıyorum” dediği mitinginde, “Sendika kurmak hakkımız, söke söke alırız” pankartını açmaktı. Bu pankartı açtığımız için bir diğer sendikal aktivist Serdar Koçyiğit’le birlikte gözaltına alınarak Çarşı Karakolu’nda ifadeye götürülmüştük. Bunu “karşılaştığımız baskıların içinde en eğlenceli olanı” diye anlatırdı.

Selahattin için eylemsizliğin ve çalışmamanın bahanesi yoktu. Eğer sendika iş bırakamıyorsa, işyeri temsilcisi olarak kendi çalıştığı laboratuvarda, “Burada grev var” diye yazarak, bir başına iş bırakıyordu. Hastanede Mehmet Satıcı ve diğer temsilcilerle, sendikal, özlük ve mesleki talepler için yemek boykotu, hastane bahçesinde basın açıklaması gibi etkinlikleri örgütlerdi.

Aslında o zamanın göğüs hastalıkları hastanesi Dr. Mahmut Ortakayalar’ın emeğiyle, iyi hekimlik mücadelesinin etkilediği sıra dışı bir hastaneydi. O dönem yatırılarak tedavi edilen dil bilmez verem hastalarının uğrak yeriydi. Burası doktorların sağlığa erişim hakkı için Kürtçe öğrendikleri bir hastaneydi. Yine hastaların da ailelerine mektup yazabilmeleri için Türkçe okuma yazma öğrenmeye çalıştıkları bir hastaneydi. Çünkü yatan hastaların anadilleriyle mektup yazması yasaktı.

Ve aslında bu hastane yasaklara sığmıyordu ve memurlara dayatılan sendikaları kurma yasağını da tanımıyordu. Ve de bu hastane Diyarbakır Tabip Odası’na yıllarca emek verecek Adem Avcıkıran ve Necdet İpekyüz içinde bir okul olmuştu.

Sendika üyelerine Orta ve Batı Anadolu’ya OHAL kararnameleriyle kitlesel sürgünler başlarken, buna karşı toplumsal tepkiyi örgütleyenlerden biri Selahattin Güvenç’ti. Bunun için Diyarbakır da tüm Sivil Toplum Kuruluşları, iktidar partileri temsilcileri dahil tüm siyasi parti temsilcileri, Diyarbakırlı aydın, yazar ve şairlerin katıldığı 17 Nisan 1993’te Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti’nde gerçekleşen ortak toplantı ve sonrasındaki ki tarihi açıklamanın mimarlarından biriydi. O gün Turgut Özal’ın ölümü bu geniş katılımlı açıklamaya gölge düşürse de, bu birliktelik kent genelinde önemli bir farkındalık kazanmasına yol açmıştı.

Sonra birden yükselen baskıların ortasında, insanların konuşamadığı, yazamadığı, açıklamalara imza koyamadığı bir dönemde Demokrasi Platformu’na sendika adına imza koyduğu için tutuklandı.

Cezaevinden çıktıktan sonra Diyarbakır’da yaşama şartları artık çok zordu. Sendika temsilcisi arkadaşları Hamit Pamuk ve Veysi Sızlanan katledilmişti. Şube başkanı Necati Aydın mahkeme salonu çıkışında kaybolmuş, birkaç gün sonra Silvan yolunda toprağa gömülü bir şekilde bulunmuştu. Onunla aynı yönetimde yer alan Serdar la ben Çankırı’da sürgündeydik.

Selahattin abi Mersin’e göç etmek zorunda kaldı. Orada da boş durmadı. Zorunlu olarak göç edenlerle dayanışma mücadelesinin içinde yer aldı. Diyarbakır’dayken içinde yer aldığı insan hakları mücadelesini burada da sürdürdü.

O Mersin’deyken tarihi Diyarbakır Göğüs Hastanesi kapatıldı. O dönem henüz şehir hastaneleri gündeme gelmemişti. Bölgeye hitap eden bir hastane, anılarını geride bırakarak kapatılıyordu. Bu kapatılma Selahattin ve arkadaşları için başka bir yıkımın adı oldu.

Yine o Mersin’deyken hem iş hem mücadele arkadaşı Mehmet Satıcı da sürgün edildi ve orada yaşama veda etti.

Onunla Mersin de karşılaştığımda o coşkulu, moral veren, heyecanlı hali devam ediyordu. Darjin’in doğumu ile ilgili, “yitip giden arkadaşlarıma, asimilasyona ve halkıma karşı nüfus politikalarına karşı tepki diye kırkından sonra çocuk sahibi olmaya karar verdim” diyordu.

Artık otistik bir oğlu vardı ve onca mücadele içinde onunla ilgilenmesi gerekiyordu.

Onu da maalesef 2022 yılında kaybettik. Bizi ve ona ihtiyacı olan Darjin’i yalnız bıraktı. Kayıplarımıza biri daha eklendi.

Darjin ondan bize kalan bir miras ve bir otistik olarak annesiyle yaşamaya tutunuyor. Bizden destek istiyor.

Ben de ona “Selahattinleri unutmadık, seni yalnız bırakmayacağız” diyorum.