Çekilmez baş ağrısı yeniden romatizmalı bedenini ağır ağır hastaneye sürüklüyordu. Aslında o şişik ayaklar oraya gitmek istemiyordu. Ağrısı geçsin diye hocaya üfletmek dahil her yöntemi denemişti.
Çünkü, resmi gölgenin altında olan hiçbir yere adım atmak istemiyordu.
Çünkü, gitmemeye adeta yemin içmişti.
Çünkü, öyle yerlerde eski bir yemin meselesi vardı.
Şimdi gözlerini çıkartır gibi kafasını sarsan ağrı ile hastane yolundaydı. Yalnızdı ama kendisini ifade edebilirdi. Türkçeyi artık anlıyordu. İlla ki doktor sırasında konuşmasını tercüme eden biri de çıkardı. Belki dilini bilen, onu anlayan biriyle karşılaşırdı.
Koridorda doktor odalarından birine yaklaştı. Kapıda fazla beklemedi. Sıradakiler yaşlı olduğu için önceliği ona verdiler. İçeriye başında ki ağrı felaketiyle daldı. Masada oturan gözlüklü, önlüklü, dik saçları seyrelmiş adam onu uzun uzun süzdü. Ona hiçbir şey sormadı. Geriye yaslandı. Gülümseyerek gözlüğünü çıkardı. Kaçık gözleriyle sanki ‘beni hatırladın mı demek istiyordu. Dikkatli baktığında onu tanımıştı. Bu adam saçları, gözleri ve gülüşüyle rahmetli komşusu Cemile’nin küçük oğluydu.
Bir anda ağrısının hafiflediğini hissetti. Şimdi güvenilir bir yerdeydi ve derdini istediği gibi anlatabilirdi. Ancak bir anda duruverdi. Bu saçları uçlardan ağarmaya başlamış adam ona bir şeyler hatırlatıyordu. “Yine bugünkü gibi güzel bir Şubat günüydü. O zaman şimdiki gibi evlere su verilmiyordu. Mahallenin ortak bir çeşmesi vardı. Oradan mahallenin kadınları ya da kızları sırayla kova ve naylon bidonlarıyla ihtiyaçları için sıraya girerlerdi.
O gün çeşmede kovasını doldurmaya çalışan esmer kıvırcık saçlı bir erkek çocuk dışında kimse yoktu. Bu kız çocuğu olmayan Cemile’nin oğluydu. Kendisi hastaydı ve yine oğlunu suya göndermişti.
Naylon bidonuyla onun su almasını bekledi. Bu arada kır saçlı yaşlı bir adam çeşmeye yöneldi. Belli ki su içip gidecekti. Tam musluğa eğilirken birden elinde kocaman bıçağıyla genç bir adam ortaya çıkıverdi. Hiç düşünmeden yaşlı adamı bıçaklamaya başladı. Adam çeşme önüne yığıldığında akan kan suyun debisini geçivermişti.
İlk defa, öldürülen bir adam izliyordu.
İlk defa, insan kanının kokusunu alıyordu.
İlk defa, yaşamın sıradanlığını fark ediyordu.
Elinde ki bidonuyla donakalmıştı. Yanında ki kara çocuk bembeyaz kesilmişti. Var gücüyle çığlık attı. Çocuk kovayı bırakarak oradan hızlıca uzaklaştı. Çığlığı sonrası çeşme başına gelen mahalleli yüzüstü yere yığılmış adamı izliyordu.
Günler sonra o bıçaklı adamın yakalandığı söylendi. Jandarmalar geldi.
Sonradan artık kimler demişse, o anda çeşme başında olduğu, olaya şahit olduğu kayıtlara geçmişti. Kocasının dediğine göre mahkemeye mecburen gidip ifade verecekti.
Mahkemeye günler kala evleri beklenmedik misafirlerle doldu. Uzun konuşmalar sonrası biri ayağa kalkarak
‘Bizkendi aramızda anlaştık. XaltiyaKerima mahkemede ifade verirken kimseyi görmediğini söyleyecek. Bizim adamla hayatında hiç karşılaşmadığını söyleyecek.’ dedi.
‘Ya aksini söylerse ne olacak?’ diyen kocasına
‘Anlaştığımız halde bizim adam ceza alacak. Hesabını da siz vereceksiniz.’ diye tehditkar cevap vererek hep birlikte evden çıktılar. “
Adamı vuranlar arazi karşılığında barışmışlardı. Vuran adam içerideydi ve çıkması gerekiyordu. Mahkeme günü gelip çattı. Evlerine yine o adamlar geldi. Büyük oğlu da onlara eşlik etti. İçi içini yiyordu. Nasıl yalan beyanat verecekti? En önemlisi söyleyeceklerimi nasıl tercüme edeceklerdi?
Ve nihayet sıra ona geldi. Kapıda bekliyorken adı çağrıldı. İçeri girerken irkildi. Korkudan titremeye başladı. O yaşlı amcayı gözlerinin önünde bıçaklayan adam oradaydı. Ve kendisine kuşkuyla bakıyordu. Bu suratsız adam için ‘onu tanımıyorum, hiç görmedim diye’ ifade vermesi istenmişti. Arsa için onu vurmuştu. Ve o arsayı da ailesi maktulun ailesine vermişti. Arada giden o kır saçlı adam olmuştu.
Sıra ona geldiğinde önce yemin ettirildi. Bunu beklemiyordu. Yemin ettiğine göre doğruyu söylemeliydi. Yeminine gerçekten sadık kalmalıydı. Ona dayatılan yalan beyanatı kabul etmemeliydi. Kendi aralarında anlaşmaları gerçeği söylemesine engel olmamalıydı.
Hakim hızlı mı konuşuyordu yoksa anlamadığı için mi kendisine öyle geliyordu. Biri hakimin kendisine sorduğunu çevirdi. Bu adamı tanıyıp tanımadığını kendisine soruluyordu.
O gün çeşmede su sırasında olduğunu, Cemile’nin küçük oğlu Mahmud kovayla su alırken yaşlı bir adamın su içmek için çeşmeye eğildiğini, o esnada şimdi burada oturan adamın bıçakla saldırdığını, adamın çok kan kaybettiğini kendi dilinde anlatmaya çalıştı.
Adam sinirli bir şekilde yerinden kalktı. Salonda başkaları da kalktı. Ortalık karıştı. Salona jandarma girdi. Onu dışarı çıkardılar. Hiçbir şey söylemeden eve getirdiler.
Evet yeminine sadık kalarak doğruyu söylemişti. Ancak ailesini merak ediyordu. Ya ‘onlar gelip çocuklarıma bir zarar verse’ diye de endişeliydi. Kendisi bu kaygıyla yaşarken hiç bir şey olmamasına, yaşamın normal devam etmesine şaşırıyordu. Gerçekten hiçbir şey olmamıştı. Adam serbest bırakılmıştı. Çünkü konuşmasını yanlış tercüme etmişlerdi. Kendisi mahkeme salonundan ayrıldıktan sonra, hakim yeniden mahkemeyi toplamış, çevirmen ifadesini bilerek yanlış tercüme etmişti. Kimse de itiraz etmemişti. Çünkü işlerine öyle gelmişti. İfade verirken o adam neden ona saldırdı diye kimse merak etmemişti.
Ne de olsa yasaklı bilinmeyen bir dille ifade vermişti. Yine ifadesi bilmediği bir dille yazılmıştı.
Doğruyu söylemek, doğru tuttum almak, yeminine sadık kalmak bir anlam ifade etmemişti. Güç kimdeyse, kimin dili geçerliyse, söz sahibi olanlar ne karar vermişse, o geçerliydi.
İşte bu yüzden resmi yerlere gelmek istemiyordu. Çünkü orada kendi olarak var olmuyordu. Bir başkası olarak görülüyordu.
Şimdi karşısında bakan o dönemin çocuğu şimdinin doktoru tebessümle bakıyordu. Acaba o olayı kendisi gibi hatırlamış mıydı? Onun sonradan mahkemeye götürüldüğünü, ifadesinin alındığını duymuştu. Sahi ne demişti diye yıllar sonra kendine soruyordu. Doktor yerinden kalktı.