Yine kütüphane de, teknolojinin son eserlerinden yeni aldığı tabletinde,yine yazarken sanki konuşuyordu.

Ama sessiz, ama içten, kaçak ve şiirce, bir şekilde konuşuyordu.

Belki soruyordu.

Belki de anlamaya çalışıyordu.

Yapay zekalı, çok dilli dijital dünya da hala yasaklı dillerin olması bir çelişki miydi?

Yoksa dünyanın değişimine karşı, bir inkarın değişmeme ısrarı mıydı?

Orda bir dil var uzakta, o dil bizim dilimizdir. Konuşamasak da, düşlemesek de, yazamasak da o dil bizim dilimizdir.

Yine ne zaman kütüphanesinde okumak için eline bir kitap alsa, ilk okumaları gibi hala ürkerdi.

Çünkü, o ilk zamanlarda annesi olmadan yeni bir dil öğreniyordu.

Çünkü, o ilk okumaları bu yüzden her daim yanlıştı ve her daim hocalarınca azarlanırdı.

Lakin bu yanlışlar ona, ancak toplumcu yazar Fanon’un çözebileceği yeni öğretiler olarak yazılıyordu.

Yine bu öğretiler her daim onun için hafiften başlayan cezalarla ağırlaşıyordu. Yine de bu cezalar okuduğu romanlarda ki karakterlerin ve onların hikayelerinin gölgesinde kalıyordu.

Sen bu dili edebiyatla öğrenmeseydin bu kadar kolay asimile olmazdın!” demişti uzağında ki bir arkadaşı.

Evet edebiyat olmasaydı elbette bu dili bu kadar kolay benimsemezdim. Ancak senin deyişinle yine de asimile olurdum. Şimdi en azından yazdıklarım anlaşılıyor! En azından mutlu olduğumu sanıyorum!’demişti ona en uzağından sözlerle.

Gerçekten edebiyat olmasa, ortak mücadele alanları olmazsa yaşamında bu dil bu kadar uzayabilir miydi, diye sadece kendine söyleniyordu.

Belki anlatmak istedikleriyakındakilere hala çok uzaktı. Hala anlaşılamıyordu ve hala yazdıklarını anlamıyordu.

Orada bir kütüphane var uzakta. Kitaplarını çalmasak da, okumasak da, ciltlemesek de, çevirmesek de, raflamasakda o kütüphane bizim kütüphanemizdir.’

Şimdi şehir cardonlarına meze olmuş sararmış kulağı kesik kitaplarıyla dolu oldukça uzak bir kütüphane de, o kitapların iç dünyasına bir çift göz kadar yakındı. Ama o kütüphanede hala her dilden kitap yer almıyordu.

‘Orada bir köy var uzakta, gitmesek te , kalmasak ta , o köy bizim köyümüz‘ diye sınıf öğretmeni sayesinde ezberlemişti, dil öğrendiği o ilk zamanlar da .

Yakındakine bile sahip olamadığı, asla izin verilmediği, kendi ülkesinde mültecileştiği bir zaman da, uzaktakine sahip olduğunu öğretenlerin amacı neydi?

O uzakta ki ne hangi anlamda sahip oluyorlardı?

Orada ki evler, bahçeler, kuşlar, nehirler mi sahipleniyordu?

O uzak köyde, o evlere, o bahçelere, o kuşlara, o nehirlere sahip olanlar kimlerdi?

Oralar bizimse, onlara ne olacaktı?

Orada bir mahalle var uzakta. Görmesekde , kalmasak ta, gezmesek de o mahalle bizim mahallemizdir

Şimdi o mahalle de, esaret altında ki kurak bozkırın ortasında ki mahallede, ateş altında ki mahalle de, üst katlardan bir genç kadınbarbarca boşluğa atılıyordu.

Orada genç bir kadın var uzakta, tanışmasak ta, kavgasına katılmasak ta, adını bilmesek de, yardım edemesek de o kız bizim kızımızdı.’

Oralar yani uzaklar aslında her zaman bir bilinmezdi. Bir ufuk çizgisinin ötesindeydi hayal edilen her şey. Yakına dair esaretten belki kaçışın hayaliydi.

Durum bu kadar romantikken birileri için uzaklar sadece bir fethedilme arzusuydu. Onlar için oranın en uzağı, yani ufkun ötesi fetihten mütevellit ganimet diyarı, hatta peşinden koşulan, uğruna nice günahların işlendiği cennetin belki kendisiydi.

Birileri içinde basitçe yeniyi tanıma ve gerçeği arama arzusuydu. Yeni bir dil öğrenmenin, yeni bir yaşam tanımanın, belki yeniden aşık olmanın arzusuydu.

Orada bir hayal var uzakta, tutmasak da, yaşamasak da, sevdalanmasak da o hayal bizim hayalimizdi.’

Ve burada bir memleket varçok uzakta, kaçamasak da,belki yaşıyor gibi sansak da, belki bir kabus diyarı olsa da, o memleket bizim memleketimizdi.