Adı bile insanın içinde bir sızı bırakıyor. Binlerce yılın yükünü taşıyan bir isim bu. Taşında insanın izi, suyunda zamanın hafızası var.
Dicle’nin kıyısında, mağaralarına rüzgârın, duvarlarına medeniyetlerin sinmiş olduğu bir yerdi Hasankeyf. Ama artık ‘vardı’ demek zorundayız. Yaklaşık 12 bin yıllık bir geçmişten söz ediyoruz. 12 bin yıl…Bir insan ömrüne sığmayan sabır. Bu topraklardan Asurlular geçti, Romalılar geçti, Artuklular geldi, Eyyubiler iz bıraktı. Köprüler kuruldu, camiler yükseldi, kayalara evler oyuldu.
Hasankeyf sadece bir yerleşim yeri değildi; insanlığın ortak hafızasıydı. Bir çocuğun ayak sesleriyle bir medeniyetin yankısı aynı sokakta buluşabiliyordu. Canlandırmaya çalışsanıza bu görüntüyü. Ama sonra…
Bir sabah uyandık ve Hasankeyf’in ‘kalkınma’ uğruna feda edileceğini öğrendik.
‘Ilısu Barajı’ dendi.
Enerji dendi.
İlerleme dendi.
Ama kimse şunu sormadı: Bir medeniyet boğularak kalkınılır mı? Ne yapıldıysa da ‘taşındı’ tarih denilen en tanıdık kimliğimiz. Tarihi eserler ‘taşındı’ denildi. Oysa tarih, vinçle kaldırılıp başka yere konulacak bir şey değildi. Bir yapıyı yerinden söktüğünüzde sadece taşını değil, ruhunu da koparırsınız. Zeynel Bey Türbesi başka bir noktaya alındığında, Dicle’nin kıyısındaki anlamı orada kalmadı. Hasankeyf’in ruhu yerinden oynatıldığında, geriye sadece suskun bir dekor kaldı.
En acısı da şuydu: Hasankeyf halkı ‘dinlenmedi’.
Yüzyıllardır o tarihi yapılarda yaşayan insanlar, ‘yeni Hasankeyf’ adı verilen beton bloklara taşındı. Taş evlerin serinliğini, komşuluk kültürünü, Dicle’ye karşı içilen çayın tadını kaybettiler. ‘Daha iyi yaşam koşulları’ denilen şey, hafızasız duvarlar ve ruhsuz sokaklar oldu.
Bugün eski Hasankeyf’in yerinde sessiz bir su var. Sessiz, ruhsuz, solgun ve hiç kimseye bir şey vermeyen. O suyun altında bir çocuğun oyuncağı, bir yaşlının duası, bir medeniyetin hikâyesi yatıyor. Kimse o suya baktığında sadece bir baraj gölü görmemeli. Orada boğulmuş bir tarih var.
Bu sadece Hasankeyf’in kaybı değil.
Bu, ‘yerine yenisini yaparız’ zihniyetinin kaybı.
Bu, ‘taşınabilir’ sanılan kültürün kaybı.
Bu, insanlığın kendi mirasına attığı bir imza: İhmal ve umursamazlık.
Yıllar sonra çocuklarımıza Hasankeyf’i anlatacağız. ‘Bir zamanlar vardı’ diyeceğiz. Fotoğraflardan göstereceğiz, belgesellerden izleteceğiz. Ama hiçbir ekran, Dicle kıyısında gün batımını izlerken hissedilen o ağırlığı anlatamayacak.
Hasankeyf artık sadece bir yer adı değil.
Bir utanç, bir uyarı, bir yaradır.
Hasankeyf bir coğrafya değil.
Bir suç mahalli.
Fail belli, deliller suyun altında.
Ve bu yara, üzeri suyla kapatılsa da
hafızamızda hala kanıyor .