Demokratik sistemlerin temel taşı, seçmenlerin özgür iradeleriyle, belirledikleri temsilcileri seçmeleridir. Bu, halkın yönetime katılımını ve söz hakkını sağlamak için hayati bir mekanizmadır. Ancak, bu özgür iradenin bir sonucu olarak seçilen kişinin, sadece parti değil, toplum için de sorumluluk taşıdığı unutulmamalıdır.
Son yıllarda Türkiye’de sıkça gündeme gelen bir durum ise, bir partiden seçilen bir kişinin seçildikten sonra o partiden istifa ederek görevine devam etmesidir. Bu durum, hem politik edep açısından önemli soruları gündeme getiriyor.
Bir kişi bir partiden seçildiyse, bu seçimi, partiye duyduğu güvenin ve partisinin sunduğu ideolojik, ekonomik ve sosyal vaatlerin bir sonucu olarak alır. Seçmenler, sadece kişisel bir tanışıklık ya da popülerlik nedeniyle değil, bir bütün olarak o partinin programı ve görüşleri doğrultusunda oy verirler. Bu bağlamda, seçmenler bir partiye oy verirken, o partinin politikalarına ve ideolojisine de bir destek verirler. Parti değiştirmek, istifa etmek ya da o partinin politikalarıyla taban tabana zıt bir yol izlemek, bu ilişkinin temelini sarsabilir.
Bir partiden seçilen bir kişi, bir tür ‘kurumsal sorumluluk’ üstlenir. Yani, yalnızca kişisel çıkarlar değil, aynı zamanda partinin ve seçmenlerinin çıkarları da göz önünde bulundurulmalıdır. O yüzden, bir partiden seçilen bir kişinin, seçildikten sonra bu partiden istifa etmesi, öncelikle etik bir soruyu gündeme getirir: Seçmenin güveni ne olacak?
Bir partiden seçilip sonrasında istifa etmek, seçmenin verdiği oyu başka bir yöne kanalize etmek anlamına gelir. Bu durum, özellikle uzun vadede partiye ve seçmene güven kaybı yaratabilir. Bir seçmenin oyunu verirken, adayın sadece bireysel vasıflarına değil, aynı zamanda partisinin politikalarına da güven duyduğunu unutmamak gerekir. Partiden istifa etmek, bazı durumlarda, kişinin sadece kendi çıkarlarını savunduğu, genel toplum çıkarlarını göz ardı ettiği izlenimini yaratabilir.
Bu tür bir hareketin politik edep açısından sorunlu olmasının temel sebeplerinden biri, şeffaflık eksikliğidir. Bir kişi, seçildikten sonra neden partisinden istifa ettiğini ve hangi gerekçelerle başka bir yol izlemeyi tercih ettiğini açıkça kamuoyuna duyurmalıdır. Bu açıklamalar, toplumu ve seçmeni, alınan kararın arkasındaki mantıkla tanıştırmak için gereklidir. Aksi takdirde, seçmenler ve kamuoyu, bu kararı sadece kişisel bir hırs ya da çıkar çatışması olarak algılayabilir.
Ayrıca, partiden istifa eden bir kişinin, önceki politikalarının ne derece halkı temsil ettiği de sorgulanan bir konu olabilir. Çünkü bir seçmen, bir adayın sadece partisine değil, onunla özdeşleşen değerlere de oy vermektedir. Seçmenin, bu adayın kararlarını partiden bağımsız değerlendirme hakkı yoktur. O yüzden, bir partiden istifa eden bir kişinin, kendi etik sorumluluklarını yerine getirdiğini ve seçim sürecinde seçmenin güvenini zedelemediğini kanıtlaması önemlidir.
Politik edep, sadece kuralların ve yasaların değil, aynı zamanda bir takım ortak etik değerlerin de yerleştiği bir alanı ifade eder. Partiden istifa eden bir kişinin, sorumluluk taşıdığı unutmamalıdır. Zira o kişi, halkın seçtiği bir temsilci olarak yalnızca kendisini değil, partisinin ve seçmenlerinin temsilcisi olarak da hareket etmektedir. Parti değiştirme ya da istifa etme kararı, toplumsal yapıyı, siyasi istikrarı ve halkın güvenini sarsmadan alınmalıdır. Bu sorumluluğu yerine getiren bir politikacı, güvenilirliğini ve saygınlığını koruyabilir.
Sonuç olarak, bir partiden seçildikten sonra istifa eden bir kişinin, bu kararı alırken hem etik hem de politik edep çerçevesinde hareket etmesi önemlidir. Seçmene verdiği güveni ve partiye olan bağlılığını göz önünde bulundurması, bu tür bir eylemi toplumsal kabul edebilir bir zemine oturtacaktır.
Seçildiği partiden istifa eden kişinin, o partinin seçmenlerine olan saygısı gereği aslında ‘tüm görevlerinden’ istifa etmesi en uygunudur. Aksi takdirde o kişiler, tarihte ‘koltuk’ sevdalısı olarak anılırlar. Kanımca bu da hiç hoş bir durum değil.
Ama işte bunu kavrayabilmek önemli. Türkiye’de buna rastlamak mı?
İMKANSIZ …