Enkazın altından gelen ses çok kısaydı. ‘Buradayım.’ Bir çocuğun sesi.

Ne ağlıyordu, ne de bağırıyordu. Sanki uslu durursa kurtulacağını öğrenmiş gibiydi. Tozun, karanlığın ve soğuğun içinde bekliyordu.

Sonra ses kesildi.

O an sadece bir çocuk ölmedi.

O an, bu ülkenin ‘hazırlıklıyız’ yalanı da sustu.

6 Şubat sabahı Maraş’ta yer sallanırken, insanlar aslında evlerinden değil, güvendiklerinden oldu. Duvarlar değil, inançlar yıkıldı. Kimse depremin olacağını inkâr etmiyordu. Ama kimse bu kadar çok binanın, bu kadar kolay çökeceğini kabul etmek istemiyordu. Çünkü kabul etmek; sorumluluk almak demekti. Ve sorumluluk, yıllardır ertelenmişti. Deprem doğaldı. Deprem bu toprakların gerçeğiydi.

Whatsapp Image 2026 02 05 At 14.56.55 (1)

Bunu hep biliyorduk. Ama bilmekle yüzleşmek arasında, acı bir uçurum varmış. Ölüm bu kadar ‘yaygın’ olmak zorunda değildi. Yan yana duran iki binadan biri ayakta kaldı, diğeri mezara dönüştü. Bu, toprağın değil, insanın tercihiydi.Depremler yalnızca şehirleri değil, bir ülkenin hafızasını da yerle bir etti. En iyi bildiğimiz sloganlardan biri de ’deprem değil, ihmal öldürür’ sözü.

Doğru, deprem öldürmez.

Çürük binalar, denetimsizlik, rant, vurdumduymazlık öldürür. Bunu her büyük afetten sonra söylüyoruz. Söylüyoruz ama sonra unutuyoruz. Sessizlik, enkazdan daha ağırdır oysa. Enkaz altında sadece insanlar kalmadı. Güven duygusu, adalete olan inanç, ‘bir daha olmaz’ umudu da kaldı orada. İlk saatlerde yaşanan koordinasyon eksikliği, geç gelen yardımlar, ‘keşke’lerle dolu hikâyeler…

Bu, sadece bir afet yönetimi sorunu değil; bir hazırlıksızlık kültürü meselesiydi. Toprak değil, bu defa beton mezara dönüştü. Deprem öldürmedi. İMZALAR öldürdü. Görmezden gelinen kolonlar, eksik demirler, affedilen kaçak katlar öldürdü. Bizim en büyük felaketimiz depremler değil. Bizim felaketimiz çabuk unutuyor olmamız.

Bir süre yas tutarız. Bir süre öfkeleniriz. Sonra hayat devam eder.

Her depremden sonra aynı sözler söylenir: ‘Ders çıkaracağız.’ ‘Bir daha olmayacak.’

Oldu.

Oluyor.

Olacak.

Çünkü ders çıkarmak, sadece konuşmak değildir. Ders çıkarmak; hesap sormaktır, değiştirmektir, vazgeçmektir. Eksik demirler, kesilen kolonlar, imar afları… Hepsi o çocuğun sesinden daha yüksekti. Ve hepsi, onu hayatta tutacak saniyeleri çaldı. Enkazın altında zaman başka aktı. Her dakika daha soğuk, her saat daha ağırdı. Yardım geç geldi. Koordinasyon geç kuruldu. Ve bazı insanlar, kurtarılabilecekleri halde öldü. Bu bir tahmin değil. Bir gerçek.

Bir annenin ‘Sesini duydum ama çıkaramadım’ demesi, bu toprakların en ağır itiraflarından biridir. Günler geçti. Haberler değişti. Ama o çocuğun sesi hâlâ bir yerlerde duruyor. Bizim en büyük yıkımımız, depremler değil. Bizim yıkımımız, unutma hızımız. Her felaketten sonra sözler veriyoruz. Her felaketten sonra aynı cümleleri kuruyoruz. Ve sonra, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruz. Ama enkaz altından çıkamayanlar devam edemiyor. Maraş depremi bitti sanıyoruz. Bitmedi.

Aynı binalar hâlâ ayakta. Aynı ihmaller hâlâ yürürlükte. Aynı zihniyet hâlâ karar veriyor. Deprem yine olacak. Bu kesin. Belirsiz olan tek şey şu:

Bir çocuğun daha ‘Buradayım’ demesini mi bekleyeceğiz, yoksa artık gerçekten bir şeyleri mi değiştireceğiz? Çünkü bir gün yine sessizlik olacak. Ve o sessizlik, bir çocuğun sesi kadar suçlayıcı olacak. Bu yazı bir anma değil, bir uyarıdır. Deprem bize şunu öğretiyor:

- Bilim bir seçenek değil, zorunluluktur.

- Şehir planlama bir estetik meselesi değil, yaşam meselesidir.

- Denetim göstermelik olamaz.

- “Bize bir şey olmaz” cümlesi, en tehlikeli yalandır.

Ve en önemlisi: Unutmamak bir sorumluluktur.

Bilimi dinlemeli ve insan hayatını kârdan üstün tutmalıyız.

Aksi takdirde ‘eyvah eyvah’ .