Suriye’de savaşın başladığı günden bu yana haritalar defalarca değişti, aktörler çoğaldı, ittifaklar dağıldı. Ancak değişmeyen tek şey var. Bedeli hep halkın ödemesi. Bu bedeli en ağır şekilde ödeyenlerin başında ise Kürt halkı geliyor.
Kürtler, Suriye’de ne savaşın mimarıydı ne de bu kaosun gönüllü bir parçası. Aksine, yıllarca inkâr edilen kimlikleriyle, vatandaşlık haklarından mahrum bırakılarak yaşamış bir halktan söz ediyoruz. Savaş başladığında ise bu tarihsel eşitsizlik, yeni ve daha sert biçimlerde karşılarına çıktı.
Bir yandan radikal örgütlerin saldırıları, diğer yandan bölgesel ve küresel güçlerin çıkar hesapları arasında sıkışıp kalan Kürtler, kendi yaşam alanlarını savunmaktan başka bir seçenek bulamadı. IŞİD’e karşı verilen kahramanca mücadelede dünyanın alkışını alanlar, iş siyasi çözüme gelince aynı dünyanın sessizliğine terk edildi. Bu çelişki, uluslararası siyasetin ne kadar ilkesiz ve ne kadar rezil olabildiğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Kürt Halkı, özellikle IŞİD’e karşı verilen mücadelede oynadığı merkezi rol, uluslararası literatürde sıkça vurgulanmıştır. Ancak bu askeri işlevsellik, siyasal tanınma ve kurumsal güvenceye dönüşmemiştir. Bu durum, uluslararası ilişkilerde araçsallaştırma kavramını doğrular niteliktedir. Kürtler, belirli güvenlik hedefleri doğrultusunda desteklenmiş ancak bu hedefler ortadan kalktığında, aynı aktörler tarafından kolaylıkla göz ardı edilebilmiştir.
Bugün Suriye’de Kürt Halkı’nın yaşadığı bölgeler ‘güvenlik’, ‘terör’ ya da ‘istikrar’ gibi kavramların arkasına saklanan politikaların hedefinde. Oysa bu kavramların hiçbiri, sivillerin yerinden edilmesini, kültürel hakların yok sayılmasını ya da cezalandırmayı meşrulaştıramaz. Bir halkın tamamını güvenlik tehdidi olarak görmek, sorunu çözmez. Aksine sorunu sadece derinleştirir.
En acı olan ise şudur: Kürtler, Suriye’nin geleceği konuşulurken çoğu zaman masada yoktur. Sahada bedel ödeyenler, masada söz sahibi olamıyor. Bu durum, sadece Kürtler için değil, Suriye’nin bütünlüğü ve kalıcı barışı için de ciddi bir tehdittir.
Suriye bağlamında Kürt halkına yönelik haksızlıklar, geçici savaş koşullarının ürünü değil; tarihsel, yapısal ve çok katmanlı bir sorunun devamıdır.
Barış, yalnızca silahların susması değildir. Barış; ‘eşit yurttaşlık, tanınma ve adaletle mümkündür’. Kürt Halkı’nın talepleri de tam olarak budur. Ne ayrıcalık ne de başkasının toprağı; sadece kimliğiyle, diliyle ve iradesiyle yaşama hakkı.
Suriye’de gerçek bir çözüm isteniyorsa, Kürtleri görmezden gelen her senaryo baştan eksiktir. Sadece eksik değil, tehlikeli ve gayri insanidir de.
Ve unutulmamalıdır: Bir halkın acısı görmezden gelindikçe, o acı bir gün mutlaka daha yüksek bir sesle geri döner.