Geçenlerde “Küçük bir kıvılcımın bedeli, koca alanların yok olması” başlığıyla bir yazı yazmıştım.

Mevsimlerden kaynaklı olası orman yangınları konusuna kendimce değinmek istedim.

Yaz ayları geldiğinde ne yazık ki yalnızca tatil planları değil, endişeler de başlıyor bu ülkede. Güneşin içimizi ısıttığı, denizin bizleri çağırdığı günlerde, ormanlarımız için aynı şey geçerli olmuyor. Çünkü memleketin özellikle Ege bölgesinde içimizi ısıtan değil yakan yangınlar baş gösterdi.

Biri söndürülmeden bir diğeri başlıyor.

Her yıl meydana gelen yangınlara müdahale konusunda eksik kalan yetkililerin ‘yeterli yangın söndürme uçaklarımız yok’ cümlesi en az yangınların tahribatı kadar içimizi yakıyor.

Kardeşim mevsimsel ve insanlarımızın ‘dikkatsizliği’ nedeniyle bir yangın bölgesi olduğumuz ortada. Bunu teyit eden yoğunlukta yangınlar da yaşıyoruz. O halde ne diye gerekli ‘teknolojik’ tedbirler alınmıyor?

Geçenlerde, Çin’de dronlarla bir yangın söndürme paylaşımına denk geldim, resmen ağzım açıkta kaldı.

Allahım ne kadar İnsana ve Doğaya değer veriyorlar.

Ayakta alkışlanacak bir durum.

Ama bizde, Hak getire.

Bir yangın uçağı, kaç bürokratın kullandığı lüks marka araç eder?

Bir yangın uçağı, kaç bürokratın aldığı birden fazla maaş eder?

Kaç yangın uçağı, gereksizce yapılan kimi organizasyonlarda harcanan masraf eder?

Öyle ciğerimiz yanıyor demekle olmuyor bu işler.

Devlet’in asli görevlerinin başında ‘korumak ve kollamak’ varken bunun başka alanlarda hayata geçirilmesi yazık olmuyor mu?

Dikkatsizlik ama çoğu zaman da ihmaldir ruhumuzu yakan.

Her ne gerekçeyle çıkarsa çıksın, yanan sadece ağaçlar değil. Kuşun yuvası, sincabın yolu, toprağın hafızası yanıyor. Her yangınla birlikte bir ekosistem çöküyor. Belki yıllardır ayakta duran bir çınar, bir anda küle dönüşüyor. Yangınlar dakikalar içinde çıkıyor, ama izleri onlarca yıl silinmiyor.

Yetkililerin yangın konusundaki ‘yetersiz’ ilgilenmeleri bir yana, biz ne yapıyoruz?

Çoğu zaman sadece seyrediyoruz. Sosyal medyada birkaç paylaşım yapıp vicdanımızı rahatlatıyoruz. Oysa yangınlar sadece itfaiyecilerin, ormancıların ya da belediyelerin sorunu değil. Bu durum hepimizin meselesi. Hepimizin sorumluluğu var. Çünkü ormanlar, yalnızca ciğerlerimiz değildir. Kimliğimiz ve geleceğimizin ta kendisidir.

Birey olarak orman yangınlarını önlemek için atılabilecek adımlar bellidir. Ormanda ateş yakmamak, cam şişe ve çöp bırakmamak, sigara izmaritini gelişigüzel atmamak, şüpheli bir durum gördüğümüzde hemen yetkililere bildirmek.

Burada, yazının girişinde yazdıklarımı yüzüme çarpabilirisiniz. Yetkililer ne yapıyor ki diye?

Evet ama biz yine de haber edelim Allah korusun öylesi durumlarda.

Bunlar basit ama hayati sorumluluklar. Ancak her yaz aynı şeyleri tekrar ediyoruz. Demek ki bir yerlerde hâlâ büyük bir farkındalık eksikliği var.

Herkes, ağaç dikmenin ne kadar kutsal bir görev olduğunda hemfikir. Ancak onu korumak konusundaki ciddiyet ve samimiyet konusunda hepimiz suçluyuz.

Ormanlar yalnızca yaz mevsiminin süsü değil, her mevsimin hayat kaynağıdır. Yangınları söndürmek değil, önlemek esastır. Ve bu ancak ortak bir vicdanla mümkün olur.

Bir de ‘can kaybı’ cümlesi var ki, çok itici. İnsan ölümleri yaşanmadığındaki hiçbirimiz istemeyiz ‘canlı kaybı yaşanmadı’ gibi ucube bir cümle kullanılıyor.

Ağaç canlı değil mi? Uçarı, kaçarı, börtü böceği canlı değil mi?

Ki onlardan binlercesi hayatını kaybediyor her yangın sonrası.

Bugün ağaçları korursak, yarın gölgesinde oturacak bir yerimiz olur.

Yoksa kül olmuş bir sessizlikten başka hiçbir şey kalmaz geriye.