Geçen gün haber için sahadaydık. Hava sıcaktı. Kentin ortasında bulunan süs havuzunun içinde birkaç çocuk serinlemeye çalışıyordu.

Suyun şırıltısına karışan kahkahaları ilk bakışta sıradan bir yaz manzarası gibi görünüyordu.

Yanlarına gidip sohbet ettik.

“Bu sıcakta neden burada yüzüyorsunuz?” diye sorduk.

Cevaplarından biri düşündürücüydü:

“Biz Anzele’ye gidemiyoruz. Suriyeli olduğumuz için diğer çocuklar bizi istemiyor.”

Bu sözün ne kadarının gerçek, ne kadarının bir çocuğun hissettiği dışlanmışlık duygusu olduğunu tartışabiliriz.

Ancak ortada değişmeyen bir gerçek var: O çocuk, kendisini ait hissedebileceği bir yerde değil, bir süs havuzunun içinde serinlemeye çalışıyordu.

Çocukların milliyeti olmaz deriz.

Oyun oynarken kimlik sormazlar deriz.

Fakat bazen büyüklerin kurduğu görünmez duvarlar çocukların dünyasına da sirayet ediyor.

Bir çocuğun aklında “beni istemiyorlar” düşüncesi oluşuyorsa, bunun üzerinde durmak gerekir.

Belki de mesele yalnızca dışlanma değildir.

Belki de mesele, bu şehirde çocukların yaz sıcağında güvenle vakit geçirebilecekleri alanların yetersiz olmasıdır.

Çünkü bugün süs havuzlarında yüzmeye çalışan yalnızca Suriyeli çocuklar değil; Diyarbakırlı çocuklar da aynı manzaranın parçası.

Kentler sadece yollarla, binalarla, meydanlarla büyümez.

Çocukların gülerek koşabildiği, serinleyebildiği, birlikte oynayabildiği alanlarla da büyür.

Belki de bir süs havuzunun kıyısında duyduğumuz o cümle, bize tam olarak bunu hatırlatıyordur.

Çocukların birbirini nereli olduğuna göre değil, oyuna dahil olup olmadığına göre değerlendirdiği bir şehir kurabilmek dileğiyle...

Çünkü bir çocuğun serinlemek için seçeneği süs havuzu olmamalı.

Ve hiçbir çocuk, kendisini bir yere ait hissetmediği için başka bir köşeye sığınmak zorunda kalmamalı.