6 Şubat depremlerinin yıl dönümünde mezarlıktaydım.

Kimi toprağa dokunuyordu, kimi taşlara sarılıyordu, kimi sadece susuyordu.

Orada kelimeler zaten fazla geliyordu.

Biz de haber için oradaydık.

Ailelerle konuşuyor, kayıpların ardından geçen 3 yılın nasıl bir ömür gibi yaşandığını dinliyorduk.

Her yüz ayrı bir hikâye, her bakış ayrı bir boşluktu.

Tam o sırada kalabalığın içinde ki biri dikkatimi çekti.

Ne bir mezar başındaydı ne de yanında kalabalık bir aile vardı.

Çiçek bırakmamıştı.

Ama yüzündeki ifade, orada bulunan birçok yakından daha ağırdı.

Acıyı tanıyan ama acının sahibi olmayan bir yüzdü bu.

Yanına gittim.

Sessizce bekliyordu.

Mardinli olduğunu, Diyarbakır’da öğretmenlik yaptığını söyledi.

“Başınız sağ olsun” dedim refleksle.

Başını hafifçe salladı.

“Ben kayıp yaşamadım” dedi.

Sonra durdu, mezarlıklara özgü o ağır sessizlik araya girdi.

“Ben sadece bu acıya ortak olmak için geldim.”

Cümle çok kısaydı ama yükü ağırdı.

O gün, deprem olduğunda onlar da sarsılmış.

Duvarlar çatlamış, korku evin içine dolmuş.

Ama sabah olduğunda herkes hayattaymış.

Telefonlar çalmış, yakınlarından “iyiyiz” mesajları gelmiş.

Onlar için hayat kaldığı yerden devam etmiş.

Ama belli ki vicdanı kaldığı yerden devam etmemiş.

“Burada binlerce insan toprağın altında. Bizim çocuklar sınıfta derse giriyor.

İnsan nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranır?” dedi.

Aslında o, kaybın kendisini değil; kaybın etrafında oluşan büyük boşluğu taşıyordu.

Başkasının acısına uzaktan bakamayanların yükünü…

Depremler sadece binaları yıkmadı.

İnsanların içindeki sınırları da yıktı.

“Benim acım – senin acın” çizgisi silindi.

O öğretmen, mezarlıkta kimsesiz değildi.

Aksine, belki de oradaki herkes kadar yakındı kayıplara.

Çünkü yas, bazen kan bağıyla değil, vicdan bağıyla tutuluyor.

Toplum olmanın en çıplak hâli buydu belki de: Acının sahibi olmadan, acıyı sahiplenmek.

Mezarlıktan ayrılırken geriye dönüp baktım. Aileler mezar taşlarına, o ise toprağa bakıyordu.

Sanki tanımadığı insanlara geç kalmış bir özür gibiydi duruşu.

O gün şunu anladım: Bu şehir sadece kayıplarıyla değil, başkasının acısına omuz veren insanlarıyla da ayakta duruyor.

Ve bazen bir felaketten geriye kalan en güçlü şey, enkaz değil; insanın insana duyduğu o sessiz sorumluluk duygusu oluyor.