Türkiye bir deprem ülkesidir. Bu bir gerçek. Anadolu toprakları, tarih boyunca defalarca sarsıldı, yıkıldı, yeniden kuruldu. Ancak acı olan şu ki; deprem doğal, yıkım kader değil. Bugüne kadar yaşadığımız her büyük afette kayıpların artmasının temel nedeni, yerel ve merkezi yönetimlerin yıllardır süregelen ihmalkarlıklarıdır.
Japonya’da, Şili’de, Yeni Zelanda’da benzer büyüklükte depremler oluyor. Ancak orada binalar yıkılmıyor, insanlar ölmüyor ya da çok sınırlı kayıplarla atlatılıyor. Bizde ise 5’in üzerindeki hemen her deprem yıkıcı, her deprem bir toplu mezara dönüşüyor. Çünkü biz depremle değil, ihmal, rant ve denetimsizlikle sınanıyoruz.
Ben bu gerçeği kitaplardan değil, enkazın içinden biliyorum.Gazeteci kimliğimden önce, bu ülkenin deprem hafızasında derin yaralar taşıyan bir yurttaşım.
6 Eylül 1975 Lice depreminde birinci dereceden onlarca yakınımı kaybettim. Henüz çocuk yaşta, toprağın insanı nasıl yuttuğuna tanıklık ettim.
Bir yıl sonra, 24 Kasım 1976’da Van Muradiye ve Çaldıran depremi… Yine kıştı. Yine soğuktu. Ailemle birlikte çadırlarda geçen günleri, donan geceleri, yokluğu, çaresizliği yaşadım.
Ve aradan on yıllar geçti…
6 Şubat 2023 sabahı, bu kez Diyarbakır’da yakalandım depreme.Sabaha karşıydı. Uykum kaçmıştı. Balkonda, karla karışık hafif yağmuru izliyordum. Yatağa döndüğümde kısa bir sarsıntı oldu. ‘Geçti’ dedim. Tam uzanacaktım ki…
Deprem durmadı.
Aksine, kıyamet koptu.
Evden kendimizi zor attık. Arabaya sığındık. Radyoyu açtık. Dakikalar ilerledikçe felaketin boyutu ortaya çıktı.Türkiye’nin tam 11 ili etkilenmişti.Her yerden kötü haberler geliyordu.
ENKAZ ALTINDA İNSANLAR, ENKAZ ÜSTÜNDE SİYASET
Sonraki günlerde bilanço ağırlaştı.
Çok ağırlaştı.
Muhalefet iktidarı suçladı, iktidar muhalefeti…
Ama ben sokaktaki vatandaşı dinledim. Depremzedeyi dinledim.
Ortak cümle şuydu:
‘Yardımlar geç geldi.’
‘İş makineleri yoktu.’
‘İlk üç gün kimse yoktu.’
Bu sadece bir iddia değildi; enkaz başında bekleyen binlerce insanın ortak feryadıydı.Ateş düştüğü yeri yakıyordu ama ateşin nasıl yayıldığını herkes görüyordu.Siyasetçiler ekranlarda birbirinin üzerine basarken, vatandaş soğukta, çamurda, yıkıntının içinde perişandı.
Kısa sürede 650 binin üzerinde konut vaadi verildi.Bugün gelinen noktada, resmi rakamlara göre 455 bin konut ve işyeri hak sahiplerine teslim edilebildi.Üstelik bazı iktidar yanlısı kalemler, işin ahlaki sınırlarını da zorladı.Konteynerde yaşayan insanların, ‘elektrik ve su parası ödememek için konteyneri tercih ettiği’ gibi sözler kuruldu.Bu artık cehalet değil, vicdansızlıktı.
Depremin üzerinden yaklaşık altı ay geçmişti ki bir ajans adına Hatay’a gittim.Gazeteci refleksiyle değil, insan kalbimle gördüm orayı.Aylar geçmesine rağmen sanki bir film platosuna girmiş gibiydiniz.
Sağlı sollu her yer yıkık.
Toz, beton, sessizlik…
Çok berbat bir manzara…
Hatay’da insanların acısını dinlerken haber yazmakta zorlandım.Çünkü her hikaye başka bir yıkımdı.Kimi annesini, kimi babasını…Kimi eşini, kimi çocuğunu…Kimi her şeyini kaybetmişti.Bu meslek insana çok şey gösterir ama bu bambaşkaydı.
DEPREM ÖLDÜRMEZ, RANT VE İMAR AFFI ÖLDÜRÜR
Artık gerçeği eğip bükmeden konuşmak zorundayız.
Türkiye’de depremler değil, çürük binalar öldürüyor.
Denetimsizlik öldürüyor.
Rant hırsı öldürüyor.
Ve her seçim öncesi ısıtılıp servis edilen imar barışları öldürüyor.İmar affı, masum bir düzenleme değildir.İmar affı, ertelenmiş bir cinayettir.
Japonya’da 7’nin üzerindeki depremlerde bile yıkım sınırlıyken, bizde 5.5’ta şehirler yerle bir oluyorsa bunun adı kader değildir.Bu, bilimden uzak şehircilik anlayışının, mühendisliğin hiçe sayılmasının sonucudur.
Modern ülkeler şunu yaptı:
Fay hatlarını esas alan şehirler kurdu.
Kat sayısını zemine göre belirledi.
Denetimi müteahhide değil, devlete bıraktı.
Depremi değil, yıkımı önlemeyi merkeze aldı.
Biz ne yaptık?
Dere yataklarına bina diktik.
Fay hatlarının üstüne imar verdik.
‘Nasıl olsa af çıkar’ diyerek kaçak yapıyı ödüllendirdik.
Sonra da enkaz başında kader dedik.
Artık bu ülkenin başka bir lüksü yok.
Depremle yaşamayı değil, depreme dirençli şehirler kurmayı öğrenmek zorundayız.
Bu bir siyasi mesele değil.
Bu bir hayat memat meselesidir.
Depremzedelerin sesi duyulmalı.
Bilim insanları karar masasına oturmalı.
İmar affı kelimesi bu ülkenin sözlüğünden tamamen çıkarılmalıdır.
Aksi halde bir sonraki depremde yine aynı cümleyi kurarız: ‘Çok büyük bir acı yaşadık.’
Ama artık kimse buna inanmaz.
Çünkü bu acı, göre göre gelen bir felakettir.
Sevgiyle kalın.