Bundan otuz yıl öncesine kadar Diyarbakır’da ustalıklı el işi kundura imalatçıları vardı.
Çıplak ya da çoraplı ayağı bir karton üzerine basmanızı sağlar ve dudaklarına değdirip ıslattıkları mor renkli boya kalemiyle ayağın etrafını çepeçevre çizerlerdi ustalar.
Sonra o sert kartondan ayakkabı ölçüsü kesilip ahşaptan uygun numaralı kalıba bağlanır. Bir yaşını geçmemiş süt danası derisinden adına “Şivro deri” denilen incecik yumuşacık deriden ayakkabıyı yaparlardı.
Ustasının ağzında bir tutam ince küçük çivi çepeçevre küçük el çekiciyle kalıba bağlanmış deriyi kenarlarından gererek kalıba çakar ve çiviyi kıvırırdı.
Topuğu kat kat köseleden oluşurdu. O ayakkabıların. Yaklaşık beş santim yüksekliğinde ve adına da “yumurta topuk” denirdi. Kimilerinin tercihan arkasında küçük bir deri parçası da olurdu. Onun adı “poçıkli yemeni”ydi.
O kat kat köseleden imalat yumurta topuk ayakkabı ile yürürken ayak topuğu her yere bastığında cıs-cıs diye ses çıkarırdı.
Ayakkabı henüz ayağa geçirilmeden altına, kösele kısma kuyruk yağı sürülüp yedirilir bir gün bekletilir. Kuyruk yağının kösele tabana nüfuz etmesi sağlanırdı. Bu işlem ayakkabının ömrünü uzatırdı.
Gençler bütün bunların yanında o güzelim yumurta topuk ayakkabıların topuk kısmı ile burnuna birer adet yarım ay şeklinde ayakkabı nalı da diyebileceğimiz nalça ya da ökçe aksesuarı çaktırırdı. Bunun iki özelliği vardı. Biri ayakkabının topuk ve burun kısmından çabuk zedelenmesini önlemekti. Diğeri ise tümüyle amiyane tabiriyle “hava atmak” ya da “fors” içindi. Topuk her sert zemine temas ettiğinde pabuç sahibi adeta “ben buradayım” demiş olurdu.
Ve sıkı durun; bu tür ayakkabıları tercih eden herkesin mutlaka ve mutlaka bir de ayakkabı boyacısı vardı. Berberi, terzisi olduğu gibi.
Elbette hazır konfeksiyon ayakkabı satın alıp giyenler küçümsenirdi. Ekonomik durumunuz iyi olmasa da sipariş ayakkabı yaptırmak için insanlar durumunu zorlardı.
Yani erkeğin yumurta (yüksek) topuk ayakkabı giydiği yakın zamana kadar vakiydi eski Diyarbekir’de.
Sizi bilmem ama ben uzun yıllar oldu sipariş ayakkabı yaptırıp da giymeyeli. Bu tercihte sanırım adına “katlık” dediğimiz kumaş ve sipariş takım elbise ile yine kumaş pantolondan vazgeçmek etkili oldu.
Ama boyacım hep o Suriçi Dörtyol’unun Demir Otel’in bitişiğindeki yerinde durur: Boyacı Vahit. Şimdilerde epey yaşlandı, sadece haftada bir gün tezgahını kuruyor. Haftanın diğer günleri de oğlu Umut (Ümit, Ömer diye de çağırırlar) hep oradadır baba mesleğinin hatırıyla…