Kent merkezinde, engellere aldırmadan oldukça hızlı koşuyordu. Kent sakinleri buna karşın hızlıca geri çekiliyordu. Kimsenin hızla gelişen kargaşadan benzetemediği bu hareketli cisim her şey olabilirdi.
Belki dağlardan kopup gelmiş bir yaşlı koca domuz, belki ovalardan ipini koparmış ağır gövdeli ama çevik bir sığır, belki arenalardan matadoru vurarak kaçmışözgür bir boğa, belki de insanlığını yitirmiş bir şaşkın homo sapiensti.
Geri çekilenler için mesele neyin dağıttığı değil, nelerin dağıldığı ve toparlanmanın ne zaman olacağıydı. Bir anda sayıları artan bu tanınmayan belki yaratık, belki de cisim, her neyse, araçları devirerek, vitrinleri parçalayarak, kaldırımlarda tezgahları devirerek, işportacıları ezerek, yapay kent ağaçlarını devirerek, rastgele ilerliyorlardı.
Bazı kent sakinleri geri çekilirken, bu yıkıcı anı cep telefonları ile çekip, kendi sosyal medya gruplarında paylaşmak için yarışıyordu. Sosyal medyada en önde olmak kent insanı için daha önemliydi.
Bu bazısına ait birçok kişi için vitrinlerin kırılmasının da bir manası yoktu. Bu vitrinler belki pahalılıktan, belki de tekdüzelikten bazıları için çoktandır seyirliğe dönüşmüştü. Vitrinlerden geriye işe yarar çok malzeme olmasına sevinenler vardı.
Çünkü bu coğrafyada her felaketin mutlaka alıcısı vardı. Kent sakinleri bu felaket neden çıktı, bu cisimler nedir diye sormaktan ziyade, ortaya çıkacak krizden nasıl faydalanırımın hesabını yapıyordu. Belki bazısı için ise servet kaybıydı ve şimdiden kar zarar hesabı yapılıyordu. Onlar da zarardan kurtulmanın yollarını aramayı düşünüyorlardı. Yine bazıları için yakın zamanda yaşanan borsa çöküntüsünün yanında bu sadece kuru bir gürültüydü. Kaskolar, sigortalar, teşvikler, ihaleler, fonlar falanlar filanlarla bu gürültü aşılırdı.
Esas kaldırımda ki tezgâhtarların,sokak satıcılarının başı beladaydı. Sanki bu cisim onları kaldırımlarda istemeyen zabıtaların bir fitnesiydi. Felaketi şimdilik dert edinen belki sadece onlardı.
Ağaçlar birer birer yıkılıyordu. Bu da zaten memleketin dağlarında madenciliğe karşı eylemden eyleme koşan bir kaç ekolojiaktivistinin meselesiydi. Yarına mutlaka yine bir açıklama ile ‘felaket ağaçları da vuruyor, ağaçlarımıza sahip çıkalım diyeceklerdi. Ve sonra ağaçlar kesilmeye devam edecekti.
Birden o kara yaratık ya da cisimler ya kentin yanık taşlarına birer birer sertçe çarpıverdiler .Böylece kenti yine tarihi korumuş oluyordu. Buradan hareket etmeleri artık imkansızdı. Ne oldukları ile kimse ilgilenmeden alelacelemakinalarla ortadan kaldırıldı. Geride bir yıkım vardı ve‘buna da mı alışacaksınız ‘diyordu, kentin kirli ve yırtık dilencinin de ötekisi kekê Müfreze.
Evet her türlü doğal ve insan eliyle gerçekleştirilen felaketlere halkım alışmaya pekte alışkındı.
Enkazlar kısa sürede kaldırıldı. Vitrinler değiştirildi. Kaldırımlar onarıldı. Tezgâhlartamir edildi. Ölüler mezara, yaralılar hastanelere nakledildi. Yağmacıları ise her zamanki gibi gören olmadı. Bilanço net olarak açıklanamadı. Kimler kaybetti çok bilinemedi, belki bilinmekte istenmedi. Ama kimler kazandı net olarak herkes biliyordu.
Ertesi gün kent hiç bir şey olmamış gibi ‘giden gitti, kalan sağlar ve mallar bizimdir ‘ tarihi anlayışıyla rutin döngüsüne giriverdi. Buna içerlenen Müfreze ‘ bu bir denemedir, hazır olun, dahası da gelecek ‘ dese de, ona aldıran zaten yoktu. Kentin dilencinin ötekisi Müfreze’yi yanıltan da kent halkının krizin çıkışıyla değil, ama krizden yarar sağlamayla ilgilenmesiydi. Bu yüzden gelebilecek felaketlerle birkaç marjinal aydın ve dilencinin de ötekisi Müfreze dışında pekte kimse ilgilenmiyordu.