Elbette afetlerin coğrafyasında sevdalar da afat olur, şairlerin diline dolanır. Ahmed Arif ‘afat sevdalar’ derken, belki coğrafyanın felaketlerine kurban olan sevdaların sitemini halkıyla paylaşmıştı.
Ve insan eliyle gerçekleştirilen bir felaketi, 33 kurşunu yazmıştı. Sonra besteleri yapılmış, Yılmaz Güney’in ‘Yol’ filmine tema olmuş, yıllar sonra gerçekleşecek olan Roboski felaketine o zamandan gönderme yapmıştır.
‘Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...’
Ancak bir aydın bir felaketi böyle anlatabilir. Çünkü coğrafyanın felaketlerinden bahsetmek baskıdır, işkencedir, sürgündür . Bunu düşünen ve yazandan ziyade halk çok iyi bilir. Ve susar, o bedeli ödeyecek şairine kulak verir.
Diplomasını yeni almış genç bir hekim, mesleğinin başında insan eliyle gerçekleşen bir felakete dayanışma amacıyla ‘afat bir yolculuğa’ koyulmuştur. 1991’in Mart soğuğunda , Uludere’nin sınır taşları boyunca, karlı dağların yamaçlarında , ağaç dallarına bağlanmış naylon örtüler altında , kimyasal saldırıdan kaçan Kürt ailelerinin dramıyla karşılaşmıştır.
Ve insan eliyle gerçekleşen kendisinin ilk, ama Enfalzede Kürt halkının kaçıncı felaketinin karşısında hekim olarak ilk ne yapması gerektiğini karıştırmaktadır. Çantasından çıkaracağı ağrı kesicinin, yolda ishale yakalanmış bebeklere ve bedenlerde ki kimyasal yaralara faydası yoktur. Öncelikle barınmaya ve korunmaya ihtiyaç vardır. Bu anlamda muayeneyi bırakmış çadır kazmaya girişmiştir. Bürokrasiyle karşılaşmış ve kaymakamla çatışmıştır.
Şunu öğrenmiştir, afetlerde halkın örgütlülüğü devletin yardımlarından daha büyüktür ve daha anlamlıdır. Tüm bunları yaşarken, bir yaralının ıslıkla eşlik ettiği Kürt müzisyen Şıvan’ın ‘Halepçe Ağıdı’ dilinde ve yüreğindedir. Sanat bu cehennemde en büyük yoldaşıdır.
Sonrasında insan eliyle ve doğal onca felaketle karşılaşmıştır. Her felaket sonrası hafızası silinen toplum, yeni bir felaketle karşılaşınca, hafızaya başvurmak aydınlara kalmaktadır. Kendisiyle 1950’li yılların insan eliyle gerçekleştirilen bir felaket olan ‘Kara Yara’ hastalığı için görüşmeye gelen belgeselci Fettullah Çelik’e ’ hastalığa ‘kara yara’ ya da ‘ kara ölüm ‘ denmesinin nedeni, sadece kan ve iltihapla dolu koyu renkli şişliklerin olması değil, asıl olarak toplumda ortaya çıkardığı karanlık ve sessizlikti’ demektedir.
Musa Anter bu karanlık ve sessizliğe karşı bir çığlığın adıdır. Bir gazeteye ‘bu ara Diyarbekir havalisinde bir gezinti yapmış; Çüngüş, Dicle, Hazro, Lice, Hilvan, Çınar ve Bismil’i gezmiştim. Bu ilçelerde çoğu doktorsuz olan sağlık ocaklarına uğradım. Buralarda ‘maymun’ yavrularına dönüşmüş, yüzlerce yara bere içinde çocuk gördüm. Çocukların tüm yüzleri kara kara ve bir karış boyunda kıllarla kaplıydı. Yüzleri ve vücutları, çeşitli yerlerinden parça parça etler dökülmüş, iyileşmez yaralarla doluydu. Çocukların büyük bir kısmı ölüyordu” şeklinde yazınca başına bir bela daha alır. Ve “49’lar Olayı” diye bilinen davadan dolayı 1959’da İstanbul Harbiye’sinde 38 No’lu hücrede tutuklu iken, hastalıkla ilgili ‘Birîna Reş’ adlı 4 perdelik oyunu da o dönemin yasaklı dili Kürtçe olarak yazar. Kitabın önsözünde “Vak’anın mühim bir kısmı, kendi hayat hikâyemdir. Doğu’da Kara Yaralar çoktur. Örneğin: Trahom, verem, cüzam ve bütün bu hastalıkların anası olan fakirlik ve cehalet gibi. Bu piyesin konusu olan ‘Kara Yara’ hastalığı ve diğer ‘Kara Yara’lar hakkındaki fikir ve müşahadelerimi, piyeste bulacaksınız.” der, piyesi yasaklanıp bir aydın olarak bedel öderken.
Şiirlerinde, yazılarında Kürt meselesine ve onun coğrafyasına sessiz kalan ya da öyle sanılan, insan eliyle gerçekleştirilen geçen asrın nükleer felaketi Hiroşama’da büyümeyen kızın şairi Nazım Hikmet, son yıllarında kendi gibi sürgünde olan Kürt aydını Kamran Ali Bedirhan’ a Kürt meselesiyle ilgili bir mektup yazıyor. Ve Ergani’i de Kürt halkının başına bela olan ‘Kara Yara’ hastalığını yazıyor. Aydın olmak onu da Kürd’ün ‘kara derdini’ Türkçe yazmaya ve iktidara karşı tutum almaya zorluyor.
‘Birinci sayfada yatıyor iki sütun üstüne
iki çıplak yavrucuk,
birinci sayfada iki sütun üstüne
bir avuç kemik deri.
Delinmiş patlamış etleri.
Biri Diyarbakırlı, Erganili biri.
Kolları bacakları kargacık burgacık,
kafaları kocaman,
ağızları korkunç bir haykırışla açık,
birinci sayfada taşla ezilmiş iki kurbağacık.
İki kurbağacık
kara yaralı iki yavrum benim.
Yılda kim bilir kaç bininiz
acı suya bile doymadan gelip gidiyor...
Ve müsteşar bey:
(Kara Yaraya tutulası)
'Endişeye mahal yok, ' diyor.’
7 milyon çocuğun etkilendiği 6 şubat depremi afetini hafızalarda tutmaya çalışan hekimler , performans yönetmelikleriyle boğuşurken, bin yılların surlarına bakarak, 33 kurşun şiirini Roboski için hala yazamayan şairlerden ve sanatçılardan ses ve sesler bekliyor.