Deprem, sadece yerin sarsılmasıyla bitmiyor. Bazen en ağır sarsıntı, “güvenli” denilerek teslim edilen konutlarda, sessizce devam ediyor. Diyarbakır’da depremzedeler için inşa edilen TOKİ konutlarında her gün ihbar hattımıza düşen şikâyetler, bu gerçeği acı biçimde hatırlatıyor. Arayan site sakinleri “lütfen sesimizi duyurun” diye bağırıyor.

Isınma sorunları, günlerce akmayan sular, sık sık kesilen elektrik…

Kâğıt üzerinde “teslim edilmiş” görünen konutlar, fiiliyatta yaşanabilir olmaktan uzak. Bir depremzedenin ilk beklentisi lüks değildir; sıcak bir ev, akan bir musluk, yanan bir lambadır. Ancak bugün gelinen noktada, insanlar “enkazdan kurtulduk” derken başka bir enkazın içine sıkışmış hissediyor.

Soğuk evler, karanlık geceler ve belirsizlik duygusu…

Her gün ihbar hatlarına gelen çağrılar aslında birer yardım çığlığıdır. “Petekler ısınmıyor”, “üç gündür su yok”, “elektrik kesintisi yüzünden çocuklar ders çalışamıyor” diyen sesler, istatistik değil; gerçek hayatlar, gerçek mağduriyetlerdir. Elbette böylesi büyük bir inşa sürecinde aksaklıklar yaşanabilir. Ancak sorunların geçici olmaktan çıkıp kronikleşmesi, “sabır” talebini de boşa düşürüyor.

Depremzedeler artık açıklama değil, çözüm bekliyor.

Arıza kaydı açmak değil, arızanın gerçekten giderilmesini istiyor. TOKİ konutları sadece betonarme yapılar değildir; aynı zamanda devletin sosyal sorumluluğunun somut halidir. O sorumluluk, anahtar teslimiyle bitmez. Isınma sistemi çalışmıyorsa, su akmıyorsa, elektrik kesiliyorsa, orası hâlâ “yarım”dır.

Bu yazı bir suçlama değil, bir hatırlatmadır.

Çünkü depremzedelerin talebi çok basit. İnsanca yaşanabilecek evler. Ve belki de asıl soru şudur:

Depremzedeler, daha ne kadar “alışmak” zorunda kalacak?