Uyandığında odada kimse yoktu ama eksiklik de yoktu. Işık henüz duvara ulaşmamıştı; zaman, pencerenin önünde bekliyordu sanki. Gözlerini açar açmaz zihnine bir soru düştü, aceleci değildi, cevap da istemiyordu: Bu hayat kiminle yürünür? Soru, ses çıkarmadan orada durdu.
Yalnızdı; bunu inkâr edemezdi. Ama kalabalıkların ortasında hissettiği o ağır yalnızlıktan da uzaktı. İnsan bazen tek başınayken, başkalarıyla olduğundan daha bütün hissediyordu.
Yatağın içinde doğrulmadı. Tavana bakarak düşüncelerinin geçip gitmesine izin verdi. Hayat dediği şey, tek başına taşınan bir yük müydü, yoksa paylaşınca anlam kazanan bir yol mu? Doğduğu andan beri birilerinin gölgesinde büyümüştü: bir el tutmuştu onu, bir ses uyutmuştu, bir bakış yol göstermişti. Sonra o eller çekilmiş, sesler dağılmış, bakışlar başka yönlere dönmüştü. Geriye, birlikte olmanın ne demek olduğuna dair cevapsız bir his kalmıştı.
Sokaklarda yürüdüğünü hatırladı; omuz omuza geçen yüzlerce insanı. Her gün temas eden bedenler, ama birbirine değmeyen hayatlar… Yakınlık, mesafeyle karıştırılıyordu çoğu zaman. Aynı masada oturmak, aynı evde yaşamak, aynı cümleleri kurmak… Bunların hiçbiri gerçekten birlikte olmak anlamına gelmiyordu. Asıl birlik, kelimelerin sustuğu yerde başlıyordu. Yanında biri varken kaçmadan susabilmek, sessizliği doldurma ihtiyacı duymamak… İşte orada hayat, paylaşılabilir bir şeye dönüşüyordu.
Zamanla öğrenmişti; herkesle yürünmüyordu bu yol. Bazıları uzun süre kalıyor ama iz bırakmıyordu. Bazılarıysa bir anlığına dokunup, içinden bir taşı yerinden oynatıyordu. Gerçek yol arkadaşlığı, birlikte geçirilen saatlerle değil, birlikte değişebilen anlarla ölçülüyordu. Kiminle ağlayabildiğini, kiminle sustuğunu, kiminle düştüğünde utanç duymadığını insan ancak düşerken anlıyordu.
Can Yakan Ayna
Onu en çok rahatlatanları değil, en çok zorlayanları hatırladı. Kızdığı, kaçmak istediği, ama bir türlü silemediği yüzleri… Çünkü onlar, görmediği yanlarını göstermişti. Hayatın yalnızca yumuşak bir akış olmadığını, bazen sert bir yüzleşme olduğunu onlardan öğrenmişti. Sevmek, tek başına yeterli değildi. Birlikte acıya dayanmak, birlikte dağılmak ve yine birlikte toparlanmak gerekiyordu. Gerçek paylaşımlar, insanın en savunmasız kaldığı yerlerde ortaya çıkıyordu.
Bir yabancıyla paylaşılan anlar da geldi aklına. Bir durakta beklerken rastlanan yorgun bir gülümseme, bir çocuğun gözlerindeki çıplak merak, bir kitap sayfasında altı çizili tek bir cümle… Hiçbiri kalıcı değildi ama hepsi gerçekti. Çünkü kısa da sürse, insanın içinden geçip iz bırakmışlardı. Hayat, yalnızca tanıdıklarla değil, yolda karşılaşılanlarla da çoğalıyordu.
Aynı Gökyüzü Altında Farklı Yükler
Birlikte var olmak, aynı hayali kurmak değildi her zaman. Bazen aynı gökyüzüne bakarken, birbirinin hayaline dokunmamaktı. Aynı yükü taşırken, ağırlığını farklı hissetmeye izin vermekti. Konuşmadan anlaşabilmek kadar, anlaşılmadığında da kalabilmekti. Acı geldiğinde kimlerin kaldığı, kimlerin sessizce uzaklaştığı belli oluyordu. Acı, sahte olanı barındırmazdı; gerçeği açığa çıkarırdı.
Ve bir sabah, bu sorunun cevabının bir isim olmadığını fark etti. Hayatı kiminle paylaşacağını seçerken, aslında kim olduğunu seçiyordu. Kimde kaybolmadığını, kimde kendine ihanet etmediğini… Yanında huzur verenle değil yalnızca; varlığını silmeyenle, sessizliğiyle boğmayanla, konuşmasa da alan açanla yürüyordu.
Acelesi olmayan sorular da vardı. Pencereye yaklaştığında gün tamamen ağarmıştı. Soru hâlâ oradaydı ama artık ağır değildi. Belki de bazı sorular, cevap bulmak için değil, insanı uyanık tutmak için vardı. Hayat, aynı evi paylaştıklarınla değil; aynı hissi taşıyabildiklerinle yürünüyordu. Bazen tek bir insan yetiyordu, bazen de yalnızca kendinle kalabilmek.
Pencereyi açtı. Soğuk hava yüzünü yaladı ve tatlı bir esinti bıraktı. İçinde sessiz bir netlik belirdi: Bu hayat, kendini bulabildiğin yerde başlıyordu. Kiminle olursa olsun, önce orada.