Evet, bir bayram daha bitti. Dokuz günlük taammüden kent işgalinin görsel performansını yaşadık / yaşatıldı her birimize.

Şehir; Roma-Bizans dönemlerinden bu yana nerdeyse ikibin yıllık iki ana arter caddesi, kaldırımları, meydanları ile birlikte adını artık koyalım lütfen seyyar satıcılar ve işyeri sahiplerinin kaldırım ve caddeyi kendi mülkleri sayarak İŞGAL’i altındaydı.

Böyle bir pervasızlığı, böyle bir zulmü bu KADİM şehir hak ediyor mu? “Hak ediyor” demek ki, ya göz yumup izin veriyorlar, ya da çaresiz kalıyorlar.

2-75

“İdeolojik köylülük” bu şehrin ruhunu ele geçirmiş durumda. Bunun başka izahı yok. Şehir dediğiniz yer bir başka hemşerinizin özgürlük alanına müdahale etmeyi aklınızdan dahi geçirmemeniz gereken bir ortak yaşam alanıdır. Özgürlüğünüzün bir diğerinin özgürlük alanı ile sınırlandığını empatiyle bilmenin ve ona göre davranmanın mekânsal manzumesidir şehir.

İstediğim yere tezgahımı koyar işime bakar “ekmek kapımdır” deyip engel olmaya kalkana her türlü şiddeti uygularımın adıdır merak edenlere ideolojik köylülük…

Peki bu pervasızlık kimin / kimlerin umurunda ki!

Bu kentin merkezi idare tarafından atanmış tam yetkili Valisi var. Üstelik büyük bir şehrin belediye başkanlığından gelme ve yerel yöneticilik deneyimi olan ve şehirle duyarlı ilişkileri de olduğu hissedilen, bilinen bir Vali. Bu kentin her üç yurttaşından ikisinin oyunu alarak seçilmiş Büyükşehir ve Sur Belediyeleri var. Eşbaşkanları, Belediye Meclisleri ve ilgili birimleri ile…

1-5

Niye iki kurum; Valilik ve Belediye(ler) böylesine hassas bir konuda eşgüdüm ve işbirliği yapmaz / yapmıyor. Devletin zirvesinde uzlaşmaz gibi gözükenler bile “siyaseten” ortak çözüm üretme noktasında buluşabiliyorlar ise şehirde bu niye olmaz / olmuyor!!!

Ciğerciye, şırdancıya, lübnan künefecisine, bilmem ne karışımlı kahve satıcısına, çerezciye teslim bayrağını çekecek kadar aciz mi düştü bu şehir.

11 yıldır Unesco’nun KALICI tarihi kültürel mirasçısıdır bu şehir ey atanmış / seçilmiş yöneticiler. Buradan baksanız bile bu rezalete “bi dur yahu artık yeter” demek için önermeyiz tabii ki, insanların sokağa dökülmesi mi bekleniyor.

Sorduğunuzda “seyyar satıcılara yer arıyoruz” diyorlar. Zaman kaybıdır bizden söylemesi. Yer bulsanız bile GİTMEZLER. Daha önce de yer verildi seyyarlara, Reha iş merkezinin hemen arkası. Bir yıl içinde satıp tekrar caddeye taşındılar.

Çünkü Dörtyol’un, gazi caddesinin, dağkapının işgali, rantiyesi dururken niye başka yere gitsinler ki! Ayrıca birçoğunun sokak aralarında akşam kilidini vurdukları kapalı yerleri de var. İsteseler orda da mallarını pazarlayabilirler. Ama her birinin o işgal ettiği yerler artık sabit seyyar yerleri haline dönüşmüş durumda. Akşamları devasa şemsiyelerini açıp uzatma hatları ile elektrik bile çekiyorlar…Bu şehir bu başıbozukluğu, bu vurdumduymazlığı hak ET-Mİ-YOR…

Madem devlet, sizi “yönetin” diye şehre vali, kaymakam olarak atadı. Madem halktan seçimlerde vekâlet istediniz, halk size fazlasıyla temsili vekâleti verdi. O halde gereğini yapacaksınız. Unutmayın “halkçı” olmanın bir diğer yorumu da hakçı ve adaletçi olmaktır. Kent insanının kaldırım, cadde ve meydanında rahatça yürüme, gezme ve özgürce alış-veriş yapma hakkı taciz ve gasp ediliyor resmen. Hadi şehrin hemşerisini bir yana bırakın! Turizm deyip koparılan onca gürültü bu hâle rıza gösterir mi sanıyorsunuz.

Elinde kahve tepsisi, badem şekeri kepçesi, tacizkâr çerez satıcı bağırtısı ve ciğer şişi ile önüne gelene ukalaca bir şeyler satmaya çalışanlar, tarihi kültürel mirası ile anılan binler yıllık şehri inim inim inletiyor. Unutmayın; “anadili, kültür, kimlik, tarih, miras, gelecek” gibi dillere pelesenk edilen ulvi ve kutsiyeti olan değerler ancak yaşanabilir şehirlerle mümkündür.

Şehri günün pejmürde rantiyesi ile ideolojik köylülüğe teslim ederseniz bunun hiçbir geleceği olmaz artık! Şehir elden gider.

Son sözüm şu olsun; Ömrünü yazarak, bir aktivist sivil toplumcu kimlikle davranarak, şehrinin yaşanabilir bir şehir olması için ısrar eden biri olarak benim bu yazdıklarım artık bir ÇIĞLIK…Bu çığlığı duyan olur mu? İnanın bilmiyorum. Ben muhataplarını adres göstererek yazdım. Göreve davet ettim. Belki bana kızacaklar, selamı-sabahı ve dahi kelamı kesecekler. Olsun göze alıyorum. Eski bir idareci olarak görev ve sorumluluk sahiplerinin neleri yapıp yapamayacaklarını bilerek yazıyorum elbette. Benim için bu bir görev. Çünkü bu şehirde yaşıyorum. Benim hemşehriliğimi lütfen ve lütfen hak edin…Ya da……

“sustuk sustukları gibi

şehir bitti köy kaldık

yitik bir savın hâlâ ılık teninde”

azad ziya eren