Pazar günü Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi DİTAM’ın Yerel Hizmetler İzleme Ağı’nın toplantısındaydım. “Kültürel ve Doğal Miras’ın Korunması” başlığı altında bir sunum yaptım.

Birleşmiş Milletlerin “Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar” programının 17 başlık altında düzenlediği çalışmanın Diyarbakır’a dair olan dokuz sunumundan biriydi bana düşen.

Zaman dar konuşmacı sayısı da fazla olunca artık on dakikalık süre içinde olabilecekleri konuştuk.

Sorum şuydu;
-Tarihi ve Kültürel Doğal Miras(lar)ımızın farkında mıyız?
-Farkında isek, ne kadar farkındayız?
-Farkındalıkla birlikte sahip olmak ve sahip çıkmak için ne yapıyoruz?
-Ve bu sahipliğin gereğini yapmak için kurumsal anlamda ne kadar örgütlü bir toplumuz!

Malum UNESCO 2015 yılında Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri’ni Tarihi ve Kültürel Miras KALICI Listesine aldı. Son bir kaç yıldır da Zerzevan kale şehri ve Mithra’s Tapınağı GEÇİCİ listede ve her an kalıcı listeye dahil edilebilir.

Bilindiği üzere Doğal Kültürel Miras sadece somut fiziki varlıklardan mekânsal manzumelerden oluşmuyor. Somut olmayan kültürel miras değerleri de var bu varlıkların içinde. Mesela Dengbêj klamları, sözlü tarihe mal olmuş belgelenip kayıt altına alınmış eserler. DEQ dediğimiz insan bedenine nakşolunmuş dövmeler ve daha niceleri…

Şehir; bu iki başlık altında çokça varlığa ev sahipliği yapıyor. Koca Orta Avrupa’nın en namdar şehirlerini gezdiğinizde orta çağın görkemini yansıtan kiliselerini en çok görürsünüz. Köln’deki Dom Katedrali, Strazburg’daki Büyük Katedral, Paris’teki Notre Dame Katedrali bunlardan sadece üçü. Üçünü de ziyaret etmiş biri olarak ihtişamlarının etkiyeleyici olduğunu ifade etmeliyim.

Peki geriye dönüp kendimize baktığımızda bütün dönemlerin inanç mekânı olan; altı bin yıl evvel pagan / putperestlik mekânı, sonra Hristiyan inancının tacı Mar Toma Katedrali olan, yedinci yüzyıldan sonra da 1.400 yıldır İslamın 5. Harem-i Şerifi olarak kabul gören kara yolu ile hacca gidilen zamanlarda hacıların ziyareti buradan başlatıp ziyaret edilmez ise haclarının kabul olmayıp eksik kalacağına yürekten inanılan bir değerin bizler ne kadar farkındayız!

Ya da Avrupalı; ortaçağ engizisyon döneminin kilise tahakküm görkemini fiziki azametle anlatıp bugünde yaşatma derdinde iken, yine onların ilk inanç ve ibadet mekanlarından en az ikisi içikakedeki Saint George (Sn. Corc) ve Suriçindeki Meryemana Süryani Kadim Kiliselerinin 1700 yıldır ayakta dipdiri ve birinin de her gün çanının çaldığı ve ibadete açık olduğu bir de İsa mesih’in konuştuğu dille ibadetlerini yaptıkları kimlere ve nasıl anlatılacak sahi!

Mesela biz belki de bir avuç kalmışlar olarak durup dinlenmeden “sur da sur, illa ki sur…” diyoruz ya! Neden diyoruz ki! Hikâyenin ana kucağı Sur da ondan elbette.

Şimdilerde bu kadar çok “Kimlik üzerinden Demokrasi talebi” muhabbeti yapılıyor ya! İnanın çokça biliniyor ki; şehrin 75 metrelik geniş bulvar ve caddeleri üzerinde tuzluk, biberlik, şekerdanlık gibi dizilen o marka kafeler ve sağdan çok sıfırlı rakamlarla telaffuz edilen akıllı binalar villakondular kimselerin, hele hele tarihi ve kültürel mirasla ilgili olanların umrunda bile değil! O cafcaflı mekânlar ilgi duyanlar için ne kadar para o kadar lüks. Hepsi bu…

1999 yılının Eylül sonunda Makine Mühendisleri Odası Diyarbakır şubesi GAP ve SANAYİ KONGRESİ’nin ilkini düzenlemişti. Dönemin GAP idaresi başkanı Olcay ÜNVER de katılmıştı o kongreye. Üç günlük kongrede çıkan artılardan biri şuydu; “Diyarbakır zengin Tarihi ve Kültürel Mirası nedeniyle şehrin ve çevresinin geleceğini Kültürel miras ve turizm alanına endekslemeli…”

Bu verili durumun üzerinden çeyrek asırdan fazla bir zaman geçti. Ne yaptık! Evet baştaki sorulara tekrar dönersek koca bir boşluk var önümüzde. Çözümsüz, ısrarla çözümsüz gündelik siyasetin önünde; kangrene dönüşmüş tarihi ve kültürel miras eserlerinin bizzat kendisi, ya da fiziki öngörünüm alanlarının koca bir İŞGAL’i var orta yerde. Kapanın elinde kalan, babadan kalma miras misali. Veya yetkililerin göz yumması, ya da bilinçli olarak kullanım hakkını birilerine vermesi…

Sözü, fazla uzatmanın gereği de yok sanki. Aile kökleri İstanbul’a dayanan bir şair var. Adı Konstantin Kavafis. Onun “Şehir” başlıklı bir şiiri var ki kendi adından daha ünlüdür.
Der ki Kavafis;

“Yeni bir ülke bulamazsın,
başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecek.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre
geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma…”

İşte bu dizelerin sahibi olan şair Kavafis 1863’te İskenderiye’de doğar. 1933’de yetmişinde yine şehrinde İskenderiye’de ölür. Bu şiiri kendi ifadesiyle “yaşlı” zamanında 47’sinde 1910 yılında yazar. İlginçtir doğum ve ölüm Tarihi de 29 Nisan’dır.

İşte galiba Kavafis’in şehir aidiyeti gibi bir aidiyete her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Tıpkı 5 Şubat 1868’de Diyarbekirde doğup, yine beş Şubat günü 1930’de sürgün diyarlarda vefat eden, ama ölmeden önce;
“Sende doğdum,
sende ölmek isterim ey vatanım
Eylerim arz-u turabında
Gömülsün bu tenim…” diyen Süryani dilci hemşehri Naum Faik gibi…

Ya da Ahmed Arif’in dediği gibi;
“İster Erzurum’da vuralar beni,
İster İzmir’in içinde,
Kanım Dicle’ye akar…”

Cahit demişti ya;
“Velhasılı şekerim, Diyarbakır’ı sevmek bir vazife ve hem de ihmal edilmeyecek mukaddes bir vazifedir.”

Ve Sezai Karakoç;
“Şehir, bir eski kanatlar ülkesi.
Gündüzde bile
Bir toz var yaz yarasalarından,
Bir akrep kabartması surlardan Asur’dan
Güneşi bir taş gibi fırlatan
Dicle’nin köpüklü dudaklarından
Dicle saralarından
Aslan başlı çeşmelerden
Taçlı güneşli aslan heykellerinden”

Özeti şudur ki; memleket bekliyor işte, sahiplenmeyi elbette…