Zaman zaman basın hakkında çevremdeki insanlarla konuşur, bugün itibarıyla basının bulunduğu düzeyi veya içinde bulunduğu hal ve şeraiti değerlendirmeye çalışırız. Bu noktadan bakıldığında, diyebiliriz ki, hemen hemen her dönemde basın, toplum tarafından hep dikkatle izlenmiştir; bugün de böyle.

24 Temmuz günü, basın üzerinde sansürün kaldırılış günü olarak bilinir. Hatırlanacağı üzere, sansür basın üzerinde 1908 yılında kaldırılmıştı. Biz de bu günü vesile bilerek veya hatırlayarak icra etmeye çalıştığımız bu meslek hakkında gerek toplumun bakışı gerekse kendi yaklaşımlarımızla değerlendirmelerde bulunmak isteriz.

Basının yasama, yürütme ve yargı ile birlikte demokrasinin, İngilizEdmundBurke tarafından dördüncü Kuvveti olarak ilan edildiği tarihten bugüne, elbette her alanda olduğu gibi basın alanında da değişim ve başkalaşım yaşanmıştır menfi veya müspet olarak. Ancak şurası bir gerçektir ki, basının dördüncü kuvvet olarak değerlendirildiği dönemde kıymeti daha fazla idi ve basın çalışanları daha itibarlı kişiler idi. Bugün ise bu tespit ne yazık ki sadece teorik düzeyde kalmaktadır.

Politikacılar En Çok Gazetecilerden Çekinirdi

Bugüne nazaran basın mensuplarının daha saygın olduğu ve mesleğini etik bir şekilde, toplumun vicdanı ve sesi sorumluluğu ile icra ettikleri dönemde politikacıların en çok çekindikleri, karşılaştıkları zaman durup düşündükleri bir dönem vardı ancak ne yazık ki bu dönem geride kalmıştır. Bugün itibarıyla basın muhalif siyaset ile iktidar arasında bölünmüş durumda ve ne yazık ki muhalefete yandaş, iktidara yandaş olmak üzere basın taraf olmuştur.

İktidara taraf olan basın elbette daha güçlü, iktidarın imkan ve nimetlerinden daha fazla yararlanır; daha fazla bilgiye/bilgilere erişir durumdadır. Hal böyle olunca bu kategorideki basın eleştirel duruşu kaybetmiş veya eleştiri yapmaz bir hale sokulmuştur. Bu noktadan bakıldığı zaman halk, iktidarın sıkıntılarını veya yol açtığı problemlerden haberdar olamamakta tam anlamıyla. Bu tespitle diyebiliriz ki, neredeyse gerçeğin önemli bir kısmının üzeri örtülmüş olmaktadır.

Benzer durum muhalif basında da yaşanır. Bu tarafta da muhalif siyasetten yana olan seçmen kitlesi gerek ana muhalefet partisi gerekse bu blokta kendini konumlandırmış olan siyasal partiler hakkında tam anlamıyla bilgi sahibi olamamaktadır. Burada da önemli oranda gerçeklerin üzeri örtülmeye çalışılmaktadır.

‘Amannnn Basın Duymasın!’

Bu cümleyi genelde politikacılar kullanmaktadır. Ya da ‘Gazetecilerden korkulur’denmektedir. Basının politikaya ayar verme özelliğini tanımlamaktadır. Eskiden daha fazla kullanılırdı bu gibi sözler. Ancak günümüzde bu sözün/sözlerin pek değeri kalmamıştır. Çünkü politika basına ayar verme işlevini kazanmıştır maalesef. Bunun çeşitli sebepleri olabilir elbette ama kanaatimizcebir iç sebep var ki, bu da basın mensuplarının kahir ekseriyetinin basın ilke ve etik kurallarına tam uymamaları bunun en başta gelen nedenidir ve bunun sonucunda gazeteci kalemini yanlı kullanma gibi bir pozisyona girmiş olur. Halk da buna tepki olarak gazeteciye şu ağır ithamda bulunur: ‘Kalemini sattı’ demiş veya demektedir.

Evet kalem satma ile basın, toplumun sesi ve vicdanı olma özelliğini yitirir. Bununla bağlantılı olarak zamanla iktidarın adaletsiz siyaseti kurumsal bir hal alır.Zira halk adına iktidarı denetleyecek bir güç veya kurum kalmamış olur. Halk arasında basına güven de kaybolmaya başlar ve neticede halkın artık çalabilecek, sesini duyurabilecek veya çalacak bir kapı kapatılmamış olur.

Eğer bu durum bir grafik ile gösterilecek ise sorumluluktan sorumsuzluğa basın mensubunun ters orantılı olarak nitelenebilecekbir eğri ortaya çıkmış olur ki bu durum, dördüncü kuvvet olarak ilan edilen basının bugünkü vaziyetini ifade eder.Burke’nin 18.yüzyılda tespit etmiş olduğu dördüncü güç olma özelliğinden bu yana 21.yüzyılda internet habercilikle belki de medya beşinci güç olmuştur ama üzülerek ifade edecek olursak medya genel anlamda iktidar ile teğet bir yaşam sürdürmeye devam etmektedir.

Evet bu değerlendirme ışığında bakıldığı zaman, sansür kalkmış deniyor ancak iktidar ve muhalefet arasında gidip gelen basının aslında bir otosansür uyguladığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle Türkiye’de basın tarihi bir anlamda sansürde oto sansüre bir yolculuğun ifadesi olarak nitelemek mümkündür. Bu tespit hem dünyada hem Türkiye’de geçerliliğini korumaya devam etmektedir.

Saygıyla…