Toplumsal barış, yıllardır bu ülkenin en çok konuşulan başlıklarından biri.

Özellikle son bir buçuk yıldır düzenlenen toplantılar, çalıştaylar, paneller ve buluşmaların temel amacı da toplumun farklı kesimlerini bir araya getirerek ortak bir gelecek fikrini güçlendirmekti.

Sürecin ilk günlerini hatırlayalım.

Salonlar dolup taşıyordu. İnsanlar merak ediyordu, umut ediyordu, dinliyordu. Herkesin aklında aynı soru vardı: “Acaba bu kez olacak mı?”

Ancak bugün aynı toplantılara baktığımızda tablo farklı.

Katıldığım her programda katılımcı sayıları giderek azalıyor.

Boş kalan koltuklar dikkat çekiyor. Peki neden?

İlk akla gelen cevap, insanların sıkılmış olması.

Çünkü aynı cümleleri, aynı temennileri ve aynı vaatleri tekrar tekrar duymak bir süre sonra heyecanı azaltıyor.

Sonuç üretmeyen her süreç, zamanla ilgiyi de tüketiyor.

Bir başka ihtimal ise alışkanlık.

İnsan psikolojisi böyledir; en sıra dışı gelişmeler bile zamanla gündelik hayatın bir parçasına dönüşür.

İlk başta büyük ilgi gören bir konu, sürekli konuşuldukça olağanlaşır.

Belki de insanlar artık toplantıları değil, somut sonuçları görmek istiyor.

Fakat en önemli ihtimal, toplumun bir kısmının inancını kaybetmeye başlamasıdır.

Çünkü umut, sonuçlarla beslenir.

Eğer verilen mesajlar günlük hayatın içinde karşılık bulmuyorsa, insanlar zamanla dinlemek yerine beklemeyi tercih eder.

Beklemek de bir noktadan sonra sessizliğe dönüşür.

Boşalan salonlar her zaman ilgisizliğin göstergesi değildir.

Bazen bir beklentinin ertelenmesinin, bazen de insanların sözden çok icraat görmek istemesinin işaretidir.

Belki de bugün sormamız gereken soru, insanların neden gelmediği değil; onları ilk günlerde heyecanlandıran duygunun neden zayıfladığıdır.

Çünkü toplumsal barış sadece toplantı salonlarında konuşularak değil, toplumun günlük hayatında hissedildiğinde gerçek anlamına kavuşur. İnsanlar hâlâ barışı istiyor olabilir.

Ancak artık birçok kişi, bunu dinlemekten çok görmek istiyor.